'Indie Rock' kategorisi için arşiv:

Dergi sayfalarının ortasında, ağzı beş karış açık, poposunda bir karış etekle eline telefon almış gepegenç bir kızcağız ve etrafında üç tane şaşkın ördek yavrusu erkek görüyorum. Yeni albüm mü çıkarmışlar ne, bişeyler yazıyor işte. Yazıyı okumadan şarkıları işaretliyorum -nedendir bilmem- , başlıyorum sırayla dinlemeye. “Bitches Leave” di dinlediğim ilki. Şarkı ilk saniyesinden bir uyarıyor seni, siren misali. Her dinlediğimde – ki en çok dinlediğim şarkılarıdır – radar geliyor aklıma nedense. Hooopp uçuyoruz, duruyoruz, korkuyoruz! Bi’ yandan eğleniyoruz tabi, bi’ yandan da ayağımızı denk alıyoruz. Kızlar kavga ediyor şarkıda, vay çirkefler diyoruz falan.
Ondan sonra sırasıyla tüm albümü dinliyorum ve sonuçta en çok korktuğum şeylerden biri başıma geliyor, günlerce aynı gruba takılıp kalıyorum.
Solist ile Karen O’nun ( Yeah Yeah Yeahs ) arasında benzerlikler var, evet. Gerek ses olsun, gerek hareketler.. Ama bu rahatsız edici bir benzerlik değil, dinlediğinizde “ahanda Yeah Yeah Yeahs’tan özenti bunlar” demiyorsunuz.
Harcore gürültüleri de tırmalamıyor kulağınızı, radar hissine devam edebiliyorsunuz yani. Aynı korku, aynı tehlike. Ama tabi aynı eğlence!
Etiketler: be your own pet, get awkwardManchester’ın içinden çıkardığı insanlarla, gruplarla ve yarattığı müzik tarzlarıyla müzik dünyasına katkısı büyük oldu.İnsanlara “Manchester’dan ne çıksa dinlerim” dedirtecek derecede de bir kaliteye sahip gruplar çıkartıyor içinden.Peki bana senin için Manchester’ın anlamı nedir diye sorsalar ben The Smiths -takiben de Morrissey- derim.The Smiths bir tek benim küçük dünyamı etkilemekle kalmamış kendisinden sonra gelen Suede, The Verve, Stone Roses gibi grupları ve günümüzden The Organ, Brand New, The Libertines gibi grupları etkilemekte ve nicelerini etkileyecek belki de.
Johnny Marr’ın bir gün Morrissey’e “hadi bir grup kuralım” demesiyle başlıyor herşey.Johnny Marr arkadaşı Andy Rourke’a “Morrissey vokali aldı, ben de gitarı, sana da basıvercez” dedi.Bir seçmeden sonra da davulcu Mike Joyce alınıyor ve dörtlü tamamlanıyor artık.
The Smiths diyorlar kendilerine.Evet, Smiths çok sıradan bir isim zaten morrissey de öyle new romantic’ler gibi cafcaflı isimlerinin olmasını istemediğinden bu ismi koymuş.Müzikleri ise isimlerinin sıradanlığıyla ters orantılı, bir o kadar benzersiz.Morrissey’in ruhumuzun derinliklerine işleyen lirikleri ile Johnny Marr’ın ustaca konuşturduğu gitarı bazen kelimelerimizin anlatmaya yetersiz kaldığı şeyleri anlattılar.Ne bileyim, hangi insan platonik aşkının ona karşı bir duygu beslemediğini duyup I Know It’s Over’a sarılmamıştır…
İlk single’ları “Hand in Glove” 1983 yılında yayınlanır.Bu single liste başarısı sağlamasa da John Peel’in dikkatini çeker.Bunun ardından gelen “What Difference Does It Make?” ve “This Charming Man” single’ları da tıpkı Hand in Glove kadar olmasa da başarısız olurlar ama The Smiths kendisine küçük bir hayran kitlesi edinir.
Kendi adlarını taşıyan debut albümleri ise 1984′te yayınlanır.Bu albümde Morrissey, her konuya değinmiştir; aşk acılarından, pedofiliden ve çocukluğunda onu çok etkileyen Moore cinayetlerini.Bu cinayetler hakkında yazılan “Suffer Little Children” zamanında grubun başını çok ağrıtmıştır çünkü kurbanlardan birinin akrabası bu şarkı yüzünden gruba dava açmıştır.
Albümün yayınlanmasından kısa bir süre sonra Morrissey’in idolü olan Sandie Shaw, Hand in Glove’u ve This Charming Man’in b-side’ı olan Jeane’i yeniden yorumlar.Aynı sene içerisinde Sandie Shaw etkileşimli “Heaven Knows I’m Miserable Now”, bir Smiths klasiği olan “How Is Soon Now?”ı ve onun b-side’ı “William, It Was Really Nothing” gibi şarkıları içinde bulunduran “Hatful of Hollow” adlı toplama albüm yayınlanır. bu yazının devamını oku… »
Etiketler: johnny marr, meat is murder, morrissey, the queen is dead, the smiths
Manchester Orchestra, ki isimleri sizi yanıltmasın, ne bir “orkestra”lar, ne de “Manchester” ile alakaları var, tam anlamıyla yoktan var olmuş, muhteşem albümlerini tanıtmak için neredeyse hiç bir promosyon yapmamış, indie rock denebilecek bir müzik icra etmelerine rağmen “indie” çevrelerinde neredeyse isimleri bile bilinmeyen, tabiri caiz ise “kendi halinde” bir takım elemandan oluşan bir güruh. Tesadüfen tanıdım ben de kendilerini, çünkü şu anda pek saygı gördükleri absolutepunk gibi forumlarda isimleri geçiyorsa, sebebi Brand New ile konser verme şansını yakalamaları. Yoksa belki de, aynen ilk albümlerine yaptıkları gibi, ikinci albümleri ile mezara gireceklerdi.
“Kimdir, nedir?” derseniz eğer, şöyle diyeyim ki, Manchester beldemiz ile pek alakaları yok bu grubun, aslen Atlanta’dan bi grup. Andy Hull isimli eleman var ki çoğu müzisyen ile paralel aslında hayatı, henüz vücudunu keşfetmemişken bir gitar veriyorlar eline, büyüyüp liseye geldiğinde Manchester Orchestra’nın temellerini atıyor kendisi.
İsimlerini buluşları ise pek şahane, grubun sakallı tavernacısı Andy, henüz 17 yaşındayken gitaristlik yaptığı “East on Autry” isimli grup dağılmaya karar verince çok üzülüyor ve “en iyisi kendi grubumu kendi başıma kurayım, diğer gruplardan adam toplar orkestra gibi arkamda çaldırırım böyle” diyor kendi kendine, bir Conor Oberst kompleksi görüyoruz yani kendisinde. ismin Manchester kısmına ise daha çok saygı duymam, Andy’nin tam anlamıyla Elliott Smith, The Cure, The Smiths gibi gruplarla büyümesinden mütevellit grup isminin onları hatırlatmasını istemesi. Morissey de Manchester’lıdır, ve bundan gurur duyar zaten.
Etiketler: andy hull, i'm like a virgin losing a child, manchester, orchestra, where have you been
Sakin’i aslında tanımaya başladığım dönem ekşi sözlük’te haklarında girdiğim ilk entry’nin tarihine göre 2007′nin mart aylarına denk geliyor (entry’i silmişim, çöpte geziniyor kendileri). o günlere dair zihnimin odalarından, Özellikle Denek Hayatım’ı, okul tenefüslerinde boş gözlerle, hareketsizce baraj lisesi’nin tozlu tahtasındaki matematik problemlerini seyrederken kulaklık ile damarlarına enjekte eden, hayatı boş vermiş, melankolik, kişilik sapmaları yaşayan, platonik bir halil resmi geliyor gözümün önüne. 4 şarkı var. denek hayatım, kırmızı oda, laleler beyaz ve edepsiz komedya. myspace’lerinden yürüttüğüm bu 4 şarkı sanıyorum 1 ay boyunca devam eden bir ilüzyon yaşatmıştı bana.
sonra soyutlamışım kendimi kendilerinden ki albümlerinin çıkacağından aslına bakarsanız çıkmasına 1-2 hafta kalmışken haberim oldu. “bir sakin vardı” dedim, sildiğim geçmişde. ama ne bi konser izlemişim, ne myspace’lerini kontrol etmişim, ne haklarında bir yazı okumuşum, senelerdir televizyon izlemediğimden kablo tv’nin türkçe müzik yayınlayan nadir kanallarından birinde çıktıysalar da, “yazık” dercesine, haberim olmamış.
kaç kişi var aramızda hala gül kendine’yi, bırak zaman aksın’ı dinleyen? Beyaz’ı, “bu ne lan?” diyebilenlere inat, hala deli gibi çalan evde, burak güven’in sesinden. okul servisine, 2 gün sonra başka bir cd tarafından tecavüze uğrayacağını bilmesine rağmen, Bülent Ortaçgil’den en az 2 şarkı içeren bir cd hazırlamayı kendine adet edinen? belki biraz daha “normal” hissedebilmek için… kim kaldı ki, müziği “yaşayarak” dinleyen?
Etiketler: bir ses, denek hayatım, hayat, kırmızı oda, kor bir ay, laleler beyaz, sakin, yağmur güncesi
‘95 senesiydi… muhtemelen dünyada çokça önemli, fazlaca çeşitli olayın yaşandığı senelerden biri. bu sırada Madrid bir mucize
doğuruyordu ama ne kendisi, ne de sokaklarında fink atan turistler bunun farkındaydı. madrid’in dar bir sokağındaki küçük evlerinin penceresinden dünyaya selam gönderen bir grup genç bir garip topluluk oluşturuyordu. nitekim oluşturdular da.
‘97 yılına gelindiğinde ise bu tazecik şahanecik grup “Migala” Diciembre 3 a.m. albümü ile raflarda kendine yer edinmeye çalışıyordu. fakat öyle bir seneydi ki 97, bütün “baba” gruplar/kişiler sözleşmiş gibi albümlerini art arda patlatıyordu. Radiohead - OK Computer’ı, Godspeed You! Black Emperor F#A#∞ ‘i, Björk - Homogenic ‘i, Mogwai - Young Team ‘i, Portishead - Portishead’i yayınladı ve bunların yanı sıra Buena Vista Social Club, Porcupine Tree, Yo La Tengo, Biosphere, Sr. Chinarro, Tindersticks, The Chemical Brothers, Amon Tobin ve The Divine Comedy gibi isimlerde aynı yıl albümlerini sürmüşlerdi piyasaya… bizlerse okul harçlıklarımızın azlığından şikayet eder hale gelmiştik aynı sene.
tabi ki Migala bu kadar isim içinden sıyrılamadı ve bizde tanışamadık o zaman kendileriyle ve hatta takiben 5 sene daha yani ‘02 ye kadar selamlaşmıyorduk bile. bu sırada migala ‘98 de “Así Duele Un Verano” yu, ‘00 de “arde”yi ve ‘02 de “Restos de un Incendio”yi yayımladı. işte bu noktada tamamen bir tesadüf sonucu ile karşılaştık kendisi ile. o ne düşünüyor pek bilmiyorum
ama ben o an farkettim kısa süreli bir ilişki olmayacağını. kendisinden emin olmama gerek yoktu ancak ben yine de geçmişini araştırdım ve yanılmadığımı anladım. geç kalınmış bir tanışmaydı benim için ama şanslı da atfettim kendimi, çünkü etrafıma baktığımda kimse haberdar değildi bu naif şeyden. sonra arkadaşlarımla tanıştırdım, onlar da çok sevdiler.

Biraz editors, biraz interpol, biraz we are scientists, üstüne tatlı olarak tabii ki joy division = the cinematics.
The Cinematics, 2003 yılında Glassgow’da aylak aylak gezerken, kendi şehirlerinden çıkıp da paraya para demeyen grupları görüp görüp dertleşirken savuruyor bira şişelerini, “hadi la bi grup kuralım ehe ehe” fikriyle çıkıveriyor ortaya. 2005′e kadar birkaç yerel konser dışında bir icraatları olmazken, bir gün Manchester yöresinde define avcısı müzik şirketlerinin kazı yapmaya gittikleri bir konserde yer alıyorlar bileklerinin hakkıyla. 2 hafta sonra albüm anlaşması yapmış oluyorlar tabii. Şakkadanak The Bravery’den Snow Patrol’a kadar türlü türlü gruplara alt grup oluyorlar, bu sırada da albüm kaydetmeye başlıyorlar.
A Strange Education geliyor sonra. “Türlü” diye bir yemek var ya hani, ondan bu albüm. Chase, Break ve keep forgetting gibi, kanımca harika şarkılar çıkıyor albümden single olarak, hiçbiri tutunamıyor bir türlü, çünkü albüme adam gibi bir pazarlama stratejisi uygulanmıyor, çünkü sürü psikolojisi kötü bir olay.Müzik endüstrisinin senelerdir bize öğrettiği tek bir şey var ise, insanların “iyi” olanı değil “popüler” olanı dinlediği gerçeği. mtv gençliği de böyledir - forkpitch media indieleri de. Ve talihsizlik bu ya, “glassgow” ismini duyunca sözde eleştirmenler bir hışımla yapıştırıyorlar “taklit” etiketini cinematics’e, ha haksız da değiller hani.
Etiketler: a strange education, cinematics, education, strange, the cinematics
zaman ne çabuk geçmiş yahu… elimde yeni ve ciddi anlamda birşeylere benzeyen bir tokyo police club albümü var ve şarkılarda en ufak bir bozulma görmediğim gibi eskisinden daha iyi bir tpc çıktı karşıma… aman tanrım! bu bir mucize olmalı!
a lesson in crime’a, yani bu elemanların ilk ortaya çıktıkları döneme bakınca, aklımdan tek bir şey geçmekte; altına işeyecek kadar sahneden korkan ilkokul öğrencilerinin okuma bayramında yaşadıkları. akıllarında birkaç fikir var, 3-5 demo kaydetmişler iyi kötü kayıtlar ile, ve şakkadanak albüm basılmış bir yerlerden. ama beklemiyorlarmış böyle bir şey, korkmuşlar, hazır değillermiş. mikrofon verince ellerine, birden bağırmaya başlamışlar bilmeden seslerinin boğuk çıkacağını, nefes almadan dökmüşler içlerini.
şarkılar ise, aslında her biri güzel bir şiir iken, düz yazıymış gibi okuyarak katledilmiş. hep tekdüze gitmiş. sonra Türkçe öğretmenleri fırlayıvermiş bi yerden, “otur yerine!” demiş. bişeyler karalamış not defterine. karnelerinde kocaman bir eksi görünce, tokyo police club ailelerinden azar işitmiş, haliyle tüm elemanlar başlamışlar ders çalışmaya.
“Smith EP” geldi sonra karşımıza, 8 dakikalık bir ep, tam 1 sene sonra hem de, adam gibi bir albüm için büyük bir beklenti içindeyken üstelik. ulan dedim, iki saattir haylaz bir ilkokul veledini anlatıyorum, şimdi ne alaka bu “göster ama elletme” felsefesi?
Etiketler: club, elephant, elephant shell, police, shell, tokyo, tokyo police club
“bir avuç velet”. evet kooks budur. emrah tadında bir vokal, daha önce defalarca denenmiş bir müzik üzerine saçma sapan, hatta “ergen” şarkı sözleri, distortion’dan ağlayan gitarlar ve zaten tutunacak temelleri bile olmayan bir türde dayanabilmek için aklıselim sahibi olmak yerine gayet serseri bir imaj çizen bir avuç veletden ibaret kooks. dediklerime yalan diyemezsiniz.
hiç şaşırmadığım bir şekilde (razorlight da öyle değil miydi?) david bowie’den yürüttükleri isimleriyle çakma bi indie grubu kurup, bir “strokes” şarkısı coverlayarak müzik hayatına atılan kooks bir anda NME sayesinde isim yaparak isimlerini duyurdu. ve yine bir anda, göstermekten çekinmedikleri bu bariz “kötü” özellikleri sebebiyle, tesadüfen bile diyemediğim bir şekilde bulundukları adanın içinden çıkan onlarca gruba (arctic monkeys olsun, futureheads olsun, libertines olsun) benzedikleri iddia edilerek, çocuk oldukları söylenerek, hatta, ki buraya çok gülüyorum, “tarzları yok” denilerek, çıktıkları an itibariyle “müzik dehaları” tarafından yerin dibine sokuluverdiler.
ancak, the kooks’un debut albümü inside in/inside out, ki ne kadar ironik, kendilerinden önce çıkan bu yukarda saydığım “benzedikleri” iddia edilen grupların albümlerin toplamını ikiye katlayacak ayarda bir albüm. üstelik, arkalarında bıraktıkları onlarca grubun aksine, kooks’un klasik rock, reggae gibi öğeleri, bu “hiçbir zaman kategorize edemeyeceğimiz” indie denen müzik ile birleştirmeleri yetmiyormuş gibi, eğlenceli şarkı sözleriyle ve bazen akustik, bazen kafa şişiren gitarlarla güzelce harmanlayarak ortaya çıkardıkları popüler müzik, emin olun sadece bir “ustanın” elinden çıkabilir.
Bir bildikleri varmış ki, naive olsun, ooh la olsun, eddie’s gun olsun falan, albümlerinden single olarak çıkardıkları şarkılar, çıktıkları an dillere döküldüler, ingiltere’de listelerin tepesinde monopoly oynar gibi ev kurup, kendilerine yaklaşanı ellerinin tersiyle aşağı ittiriverdiler. tesadüfen olmadı. tamamen akıl işiydi. tamamen.
Etiketler: inside in inside out, konk, kooks, the kooks
fungu’dan bahsedeceğim size. çünkü 5 şarkı var elimde, dönüp duruyorlar birkaç saattir. hepsi birbirinden farklı. hepsi aynı gruba ait. bir vokal var ki bitiriyor beni, “o nasıl sestir öyle” diyorum,” “o nasıl vurdumduymaz bir söyleyiştir” diyorum, türk olduğunu bildikçe “o nasıl aksandır” diyorum, dinledikçe daha çok düşüyorum içlerine, iç geçiyorum. birşeyler yazmaya karar verince, şimdiye kadar yaptığımın aksine, ince eleyip sık dokuyorum.
fungu’nun temelleri aslen eksik etek’e dayanıyor, zamanında adını pek duyduğumuz, 5 elemandan oluşan ankara’lı eksik etek’in gitaristini kaybetmesi ile atılmış. yerine ise hala grupla çalmaya devam eden erdem gelmiş gelmesine ama, “eksik etek” esprisini kaybetmiş haliyle, yeni bir isim bulalım demişler, Fungu isimli bir cover grubu çıkıvermiş ortaya. birkaç eleman değişimi daha olmuş sonradan.
ama, şimdi fungu’ya cover grubu dedik demesine de, bunların bir şarkıları var ki anlatılmaz yaşanır tadında yaklaşacağım. biyografileri üzerine bilmeniz gereken ise bu şarkılar ile 2005′de Roxy müzik Günleri’nde ve Nokia Supersound’da finallere kadar gelmeyi başardıkları. bu yarışmalar sırasında boş durmayıp ankara’dan istanbul’a kadar konserler vermeye devam ettiler tabii. 2007′de ise “Türkiye’den Alternatif Rock vol.1′e” “little black dress” ile girdiler. zati benim de ilgimi bu şarkıları sebebiyle çektiler.
yukarda sadece vokal dedim ama, bitmiyor efendim, biter mi hiç? bir riffler var ki bu elemanlarda öyle böyle değil, yalayıp yutmuşlar abilerini ablalarını, radiohead’den sex pistols’a, blonde redhead’den sonic youth’a (ki elemanları mutlaka sıkı birer “sonic youth” hayranı olmalılar) kadar türlü türlü etkiler, türlü türlü tatlar var bunlarda. bu “sinirlere hitap eden”, karmaşık, hatta alt-üst olmuş müzik o kadar hoşuma gidiyor ki dinledikçe, “ulan” diyorum bazen kendi kendime, “ne hafife alıyorum şu “yerli” grupları kendi çıkmazımda saçmalarken”. bateri partisyonları gerçekten yaratıcı, elektronik altyapının kattığı “noise” havası evlere şenlik, basistleri ise arka planda kalmaması sebebiyle ayrıca hoşuma gitti. sevdim fungu’yu. çok sevdim hem de.
Etiketler: blonde redhead, fungu, little black dress, sonic youth
Yaklaşık 1 hafta kadar sürekli Björk’le PJ Harvey’in Satisfaction (Rolling Stones şarkısıdır aslında Satisfaction) adlı coverını dinledikten sonra nihayet kafama bi’şey dank ediyor. Ben sadece Pj Harvey’in söylediği kısımları mırıldandığımı fark ediyorum. Sonra da bi meraklanıyorum, kimdir bu hatun?
Polly Jean Harvey İngiltere’de bir koyun çiftliğinde doğan ve –tabiri caizse- eşek yüküyle parası olmasına karşılık lüks bir villada değil de, İngiltere’nin taşralarından birinde yaşayan mükemmel sesli bir hatun. Taşra hayatı sürmesinde “köylü bir kadın” olmasının ve bundan hiç çekinmemesinin payı büyük tabi.
90’lı yılların başında kadın vokallerin albüm akınları arasından sıyrılıp çıkmış, övgüye değer görülen isimlerden biri olmuş. Minnacık çocukken gitar ve saksafon çalmaya başlamış Polly Jean, 1991’de de basçı Steve Vaughn ve baterist Robert Ellis’le “Pj Harvey” adında bi’ grup kurmuş. “Dress” adlı ilk singleları “indie rock için sansasyon niteliğinde. Daha sonra gelen “Sheela-Na-Gig” ile “Dress” için çok farklı yorumlar yapılmış ama, Polly Jean röportaj konusunda bi’ hayli isteksiz davranmış. Samimiyeti ve seksapalite kelimesine yeni bi’ anlam kazandıran fotoğrafları basını allak bullak etmiş.
Etiketler: harvey, jean, pj harvey, polly- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim



(2 oy verilmiş, ortalama: 5/4.5)