'inceleme' kategorisi için arşiv:

evet! someone still loves you boris yeltsin, uzun bir aradan sonra haklarında bişeyler karalamak istediğim yegane grup olma şerefine erişmiş bulunmakta.
gerçi aslında daha önce indie-pop üzerine daha derin bir şeyler karalamak veya the shins üzerine yazmak gerekirken bu şeker elemanlar üzerine yazdığımı bilmiyorum. eksik kalacak sanki bir şeyler de, neyse diyip geçiyorum tarihlerine.
bir varmış, bir yokmuş. sıcak bir mevsim gecesinde “Someone Still Loves You Boris Yeltsin”, -hatta şu andan itibaren kısaca “sslyby”- uzun bir zaman üzerinde uğraşarak evlerinde kaydettikleri demolarını bir internet sitesine koymaya karar vermiş. günler geçmiş, haftalar geçmiş, ve bir gün, blog perileri bu demoları görüp “aaaaaaaaarika!” diyedursun, ak sakallı SPIN-dalf sslyby hakkında birşeyler karalayıp “yeni shins olabilirler” demesin mi? eyvah eyvah!
1999 senesinde Will Knauer ve Philip Dickey adlı iki fırlamanın bir projesi olarak başlayan sslyby’nin her tarafından bi sevimlilik, bi samimiyetlik akıyor ama aslında böyle olduklarını kanıtlamak için kelime kelime kendimi kasmama hiç lüzum yok. isimlerini nasıl bulduklarına dair gayet “gerçek” hikayelerini kendi ağızlarından dinlemek yetiyor aslında.
Etiketler: broom, pershing, Someone Still Loves You Boris Yeltsin, sslybybrandon sağolsun, geç de olsa bu gruba ve şarkılarına rastladım. aslında geç bile kalmışım, çünkü grup 2oo4 itibariyle dağılmış. bu şahısların, denali ismi altında müzik hayatları yaklaşık 4 sene sürmüş. nasıl başladığına gelince..

müziği seven bir hanım kız, abisini de kandırır. bir grup kurmuş olurlar. burada hanım kız diye bahsettiğimiz kişi maura davis, abisi ise keeley davis oluyor. grubun diğer üyeleri jonathan fuller ve cam dinunzio.. hikayeye devam edecek olursak; hanım kızın üzerinde çalıştığı birkaç şarkısı vardır. grup bu şarkıların üzerine düşer. 2oo1 senesinde 5 şarkılık bir demo hazırlarlar. aynı senenin sonunda albüm için bir şirketle de anlaşırlar.
2oo2 senesinde grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri “denali” yayınlanır.
2003 senesinde ise ikinci albümleri “the instinct” yayınlanır. bir karşılaştırmaya gidilecek olursa, şahsım ikinci -ve de son- albümlerini daha bir sevdi.
grup dağılınca, solist maura davis 2oo4 yılında “ambulette” adında yeni bir grup kurdu. keeley davis ise “engine down” adlı grubu kurdu.
yazımda pek bir sevdiğim “the instinct” albümünü inceleceğiz efem.
albümün traclist’i şu şekilde oluyor:
1- hold your breathe
2- surface
3- run through
4- the instinct
5- do something
6- real heat
7- nullaby
8- normal days
9- welcome
albümün genel havasında naif bir söylem hissediliyor. run through, welcome ve nullaby gibi istisnai şarkılar dışında süründüren/sürdüren şarkı yok pek. hatta nullaby, “n” değil de “l” ile yazılsaymış tam bir “ninni”ye dönüşebilirmiş. welcome şarkısında sarah blaskovari bir vokale rastlasak da bunun genellemesini yapmak çok yanlış. çünkü diğer şarkılarda yükselip alçalan vokali bariz görüyoruz.
tadımlık olarak grubun iki şarkısını şöyle buyrun:
http://rapidshare.com/files/109809803/01-denali-hold_your_breath-fnt.mp3.html
http://rapidshare.com/files/109808979/04-denali-the_instinct-fnt.mp3.htm
grubun iki albümüne buradan ulaşabilirsiniz.
hamiş: başlıktaki tabiri ekşi sözlük’den aşırmış olup, kelimenin mealinde bir yanlışlık varsa şahsımı sorumlu tutmayacağımdır.
Etiketler: denali, the instinct
Manchester Orchestra, ki isimleri sizi yanıltmasın, ne bir “orkestra”lar, ne de “Manchester” ile alakaları var, tam anlamıyla yoktan var olmuş, muhteşem albümlerini tanıtmak için neredeyse hiç bir promosyon yapmamış, indie rock denebilecek bir müzik icra etmelerine rağmen “indie” çevrelerinde neredeyse isimleri bile bilinmeyen, tabiri caiz ise “kendi halinde” bir takım elemandan oluşan bir güruh. Tesadüfen tanıdım ben de kendilerini, çünkü şu anda pek saygı gördükleri absolutepunk gibi forumlarda isimleri geçiyorsa, sebebi Brand New ile konser verme şansını yakalamaları. Yoksa belki de, aynen ilk albümlerine yaptıkları gibi, ikinci albümleri ile mezara gireceklerdi.
“Kimdir, nedir?” derseniz eğer, şöyle diyeyim ki, Manchester beldemiz ile pek alakaları yok bu grubun, aslen Atlanta’dan bi grup. Andy Hull isimli eleman var ki çoğu müzisyen ile paralel aslında hayatı, henüz vücudunu keşfetmemişken bir gitar veriyorlar eline, büyüyüp liseye geldiğinde Manchester Orchestra’nın temellerini atıyor kendisi.
İsimlerini buluşları ise pek şahane, grubun sakallı tavernacısı Andy, henüz 17 yaşındayken gitaristlik yaptığı “East on Autry” isimli grup dağılmaya karar verince çok üzülüyor ve “en iyisi kendi grubumu kendi başıma kurayım, diğer gruplardan adam toplar orkestra gibi arkamda çaldırırım böyle” diyor kendi kendine, bir Conor Oberst kompleksi görüyoruz yani kendisinde. ismin Manchester kısmına ise daha çok saygı duymam, Andy’nin tam anlamıyla Elliott Smith, The Cure, The Smiths gibi gruplarla büyümesinden mütevellit grup isminin onları hatırlatmasını istemesi. Morissey de Manchester’lıdır, ve bundan gurur duyar zaten.
Etiketler: andy hull, i'm like a virgin losing a child, manchester, orchestra, where have you been
Biricik iskoç yöremiz Glassgow bilene aslında ne kadar güzel bir şehir, çünkü açıkcası kimler gelmez ki akla Glassgow denince? Shirley Manson’ın ilk grubu angelfish mesela glassgow’de atılmıştır müzik hayatına, sonracığıma “saints are coming” ile son dönemde Green Day’in para makinasına alet olmuş Skids de Glassgow grubudur aslen, dream pop’cular tarafından “kült” denilen Lowlife bu şehirde yaratmıştır o ulvi müziklerini, sonra teenage funclub, the vaselines falan filan derken yeni dönemden ise post-punk revival’cı shitdisco, the cinematics, ve hatta franz ferdinand gibi kaliteli grupların nüfus kağıtlarında hep glassgow yazar doğum yeri olarak. yani kısa keseyim, gayet kaliteli gruplar çıkmıştır hep buradan.
Altered Images’in sonu onlar gibi olmadı ne yazık ki… Evet işte, bu gruplardan biri de, Altered Images. Bugün albümlerini dinliyordum, sonra farkettim de, neredeyse hiçbir şey yok haklarında internet üzerinde, küçük bir biyografilerini yazayım dedim ben de.
Fazlasıyla “piyasa” olmuş, NME’yle sosyeteye sunulmuş “post-punk”çılardan ve döneminde hakkında en çok yazılıp çizilenlerden biridir altered images. 79 senesinde henüz lisedeyken etkilenirler abilerinden ve kendi çaplarında başlarlar müzik yapmaya. Glassgow’un kirli barlarında seslerini zedelerlerken, bir gün sevgili Sid Vicious ve Marco Pirroni gibi “büyük adamların” grubu Siouxsie & the Banshees, Glassgow yöresinde konser vermeye karar verir. o kadar dinlemişlerdir ki abilerini zamanında, hemen bir demolarını verirler grubun basçısı Steven’a, ve anında kaparlar konserlerinde alt grup olma onurunu. Ama, aslında umurlarında değildir büyük bir konserde alt grup olmak, Steven’ı Londra’ya gidiş bileti olarak görmüşlerdir. Olur da zaten, Steven o kadar sever ki grubu, alır götürür hepsini Londra’ya, BBC Peel Sessions’da 1-2 defa çaldırıp Epic ile anlaşma yaptırır, sonra sokar stüdyoya, hatta aynı sene 2 de single kaydeder kendi elleriyle, “Dead Pop Stars” ve “A Day’s Wait” isimli. Ama single’lar o kadar kötüdür ki, ikincisi listelere bile giremez, büyük bir hayal kırıklığı olur.
Etiketler: Altered, Altered Images, Bite, clare grogan, Happy Birthday, Images, Pinky Blue, Siouxsie and the bansheesbinlerce şarkı var.. temelde ise aynı duygular: acı, ayrılık, yarım kalmak, ah min^el aşk ve vesair. peki nasıl oluyor bu binlerce şarkı?
yani demeye çalıştığım şu: sözün konusu aşk acısı ise kullanılacak kelimeler belli oluyor en başından.
kalp, kırılgan, sen, ben, biz, gittin, ağladım… melodi de yapıştırıverince bunlaraaaa.. oh mis, gelsin şarkılar! ama.. böylece hep aynı/benzer oluyor şarkılar, anlatabiliyor muyum?
tüm bu olanları ifade edecek kelime bulmakta zorlanırken ve sıkılmış bir ifadeyle izlerken (dinlerken) tüm bu şarkıları… duydum ben onları.
“seni sorana her yanım derim..” dedi ses başta. ve daha nicesini.
kimi sözler vardır ki duyar duymaz çeker sizi. şaşıverirsiniz sözlere. çünkü bu sözler, sizin gündelik yaşamda kullandığınız kelimelerden farklı değildir. öyle ayrıcalıkları filan yoktur. ayrıcalığı oluşturan, bu kelimelerin dizim sırası olur aslında. ne de güzel anlamlar kazanır o zaman..
artık size güze^lim şarkı sözleri ve sesiyle beni çeken bu grubu takdim edeyim: SAKİN.
ismi harika bir kere!

seslerini duyduğunuzda aklınıza şu yerleşiyor: bu işi yürekleriyle yapıyorlar, bu iş onları heyecanlandırıyor. şarkılardaki ses, çok sevimli bir erkek çocuğuna ait. işbu grubun albümü çıkmadan evvel myspace ve eş-dost sayesinde elimizde edepsiz komedya, artık gel, kırmızı oda, denek hayatlar, son ve laleler beyaz adlı şarkılarının kayıtları mevcuttu. canlı performanslarını daha izleyememiş bir insan olarak, kulaklık kablosundan bana ulaşan bu sesle yetiniyordum. neyse ki albümlerine geçtiğimiz ay kavuştuk da daha çok şarkıyla ulaşabildiler bize.
albümlerinin adı HAYAT. grubun ismi kadar naif bir isim seçmişler albüm ismi konusunda da. tebrik etmek lazım.
albümü elimize aldık. ilk başta kartoneti büyülüyor zaten insanı. bu arada yiğitcan yılmaz, can su boğuşlu ve grubun sitesinin de tasarımını yapmış olan elif müftüoğlu’na değinmeden geçmek olmaz. harika bir iş çıkarmışlar. can su boğuşlu’nun fotoğraf galerisinde de (bkz: http://caspell.deviantart.com) yer alan kartonet fotoğrafları, şarkılara çok uymuş. en son feridun düzağaç’ın “uykusuza masallar” albümünün kartonetini beğendiğim göz önüne alınırsa, hayat albümü eski beğenimi yerle bir edip, onun yerine yerleşiyor.
albümü dinlersek..
grubun albümden önceki kayıtlarını dinlemiş olduğumdan albümü dinleyince hayalkırıklığı yaşamadım değil. şimdi eğriye eğri, doğruya doğru eleştirme zamanı:
demo kayıtlarında solist onur özdemir’in şarkıları pek bir fütursuzca ve kelimeleri yutarak söylediğini duyarken -ve bu söyleyiş halini onun tarzı diye adlandırmışken- albümdeki sesini son derece berrak duymuş olmak beni hayalkırıklığına uğrattı. sanki “bak albüm çıkıyor, kelimeleri tek tek-anlaşılır biçimde yutmadan söyle” değneği değmiş onur’a ve eskiden laleler beyaz şarkısını dinleyenler “burnum omzunda mı diyor, uyurum omzumda mı?” diye ikileme düşerken “yok ya, burnum omzunda imiş o” diye bir sonuca varıyor.

sakin; bir kere çok iyi isimlerle hazırladı albümünü ve kendisini. prodüktor olarak KIL, kayıtta volkan gürkan, menajerlik durumlarında can sertoğlu ve alper bahçekapılı görülüyor. grubun konser fotoğraflarını ise pek bi harika insan olan ali soner çekiyor/çekti.
“kalbimi kırdın gittin
siktiri çektin” temalı şarkılardan sıkılmışken, ilaç gibi geliyor bu grup. dediğim gibi, aynı duyguyu benzer sözcüklerle ortaya döküp binlerce şarkı elde edilen bir müzik piyasası içerisindeyiz.. ama sakin bir başka..
ve onlar “sanırım bize bir şey anlatıyorlar” cinsten bir grup. hayat albümünün ilk klip parçası olan “denek hayatım” şarkısında 2oo4 yılında yaşanan hızlandırılmış tren faciasını hatırlatıyorlar.
sözümün aslı, bu beyler bir harika. çünkü bir şeyler anlatıyorlar. çünkü gayet kendilerindeler. çünkü dokunuveriyor zaten o ses içinize..
Etiketler: hayat, sakin
2004 yazıydı, ben ülkemin güzelliklerini dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlere tanıtırken, telefonla bir haber aldım. explosions in the sky 14 temmuz’da istanbul’a geliyordu. bir şekilde gitmem lazımdı, nitekim çok dürüst olmayan yöntemlerle de olsa ayarlamıştım, dönüyordum istanbul’a. konser muhteşemdi, kötü olması beklenemezdi zaten. hazır dönmüşken boş geçirmemek lazım mantığıyla yapacak bir şeyler arıyordum ki, caz pazar’ına 2 bileti olan bir arkadaşım kapımı çaldı.
tarih:18 temmuz 2004 pazar..
yer:ayazağa
gruplar: orchestra baobab - oi va voi - radio mundial - funk off
rüya gibi bir pazardı, daha önce tanımadığım bu 4 topluluk kendimden geçmeme sebep olmuştu. en büyük pay ise oi va voi’da idi. hemen emule’e sarıldım. 2002′de yayınladıkları Digital Folklore ve 2003 yılında çıkan Laughter Through Tears albümlerini indirdim (kesinlikle yasal olmayan yöntemlerle). albümleri dinlemem ile artık ne kadar değerli bir şeye sahip olduğumu biliyordum. dinliyor, dinledikçe içim kıpır kıpır oluyordu, yüzümde anlamsız bir tebessüm oluşup duruyordu (hayır kafam iyi falan değildi). daha sonra biraz araştırdım kendilerini. müziklerine folk ve klezmer deniliyordu, üstüne veya altına elektronik öğeler serpiştirilmiş bir tarzları varmış. ancak ben klezmer’in ne olduğunu bile bilmiyordum. bundan da utanmıyorum çünkü ben bilmemenin değil öğrenmemenin ayıp olduğu bir öğretiyle büyümüştüm.
Etiketler: digital folklore, Laughter Through Tears, oi va voi
Sakin’i aslında tanımaya başladığım dönem ekşi sözlük’te haklarında girdiğim ilk entry’nin tarihine göre 2007′nin mart aylarına denk geliyor (entry’i silmişim, çöpte geziniyor kendileri). o günlere dair zihnimin odalarından, Özellikle Denek Hayatım’ı, okul tenefüslerinde boş gözlerle, hareketsizce baraj lisesi’nin tozlu tahtasındaki matematik problemlerini seyrederken kulaklık ile damarlarına enjekte eden, hayatı boş vermiş, melankolik, kişilik sapmaları yaşayan, platonik bir halil resmi geliyor gözümün önüne. 4 şarkı var. denek hayatım, kırmızı oda, laleler beyaz ve edepsiz komedya. myspace’lerinden yürüttüğüm bu 4 şarkı sanıyorum 1 ay boyunca devam eden bir ilüzyon yaşatmıştı bana.
sonra soyutlamışım kendimi kendilerinden ki albümlerinin çıkacağından aslına bakarsanız çıkmasına 1-2 hafta kalmışken haberim oldu. “bir sakin vardı” dedim, sildiğim geçmişde. ama ne bi konser izlemişim, ne myspace’lerini kontrol etmişim, ne haklarında bir yazı okumuşum, senelerdir televizyon izlemediğimden kablo tv’nin türkçe müzik yayınlayan nadir kanallarından birinde çıktıysalar da, “yazık” dercesine, haberim olmamış.
kaç kişi var aramızda hala gül kendine’yi, bırak zaman aksın’ı dinleyen? Beyaz’ı, “bu ne lan?” diyebilenlere inat, hala deli gibi çalan evde, burak güven’in sesinden. okul servisine, 2 gün sonra başka bir cd tarafından tecavüze uğrayacağını bilmesine rağmen, Bülent Ortaçgil’den en az 2 şarkı içeren bir cd hazırlamayı kendine adet edinen? belki biraz daha “normal” hissedebilmek için… kim kaldı ki, müziği “yaşayarak” dinleyen?
Etiketler: bir ses, denek hayatım, hayat, kırmızı oda, kor bir ay, laleler beyaz, sakin, yağmur güncesi
‘95 senesiydi… muhtemelen dünyada çokça önemli, fazlaca çeşitli olayın yaşandığı senelerden biri. bu sırada Madrid bir mucize
doğuruyordu ama ne kendisi, ne de sokaklarında fink atan turistler bunun farkındaydı. madrid’in dar bir sokağındaki küçük evlerinin penceresinden dünyaya selam gönderen bir grup genç bir garip topluluk oluşturuyordu. nitekim oluşturdular da.
‘97 yılına gelindiğinde ise bu tazecik şahanecik grup “Migala” Diciembre 3 a.m. albümü ile raflarda kendine yer edinmeye çalışıyordu. fakat öyle bir seneydi ki 97, bütün “baba” gruplar/kişiler sözleşmiş gibi albümlerini art arda patlatıyordu. Radiohead - OK Computer’ı, Godspeed You! Black Emperor F#A#∞ ‘i, Björk - Homogenic ‘i, Mogwai - Young Team ‘i, Portishead - Portishead’i yayınladı ve bunların yanı sıra Buena Vista Social Club, Porcupine Tree, Yo La Tengo, Biosphere, Sr. Chinarro, Tindersticks, The Chemical Brothers, Amon Tobin ve The Divine Comedy gibi isimlerde aynı yıl albümlerini sürmüşlerdi piyasaya… bizlerse okul harçlıklarımızın azlığından şikayet eder hale gelmiştik aynı sene.
tabi ki Migala bu kadar isim içinden sıyrılamadı ve bizde tanışamadık o zaman kendileriyle ve hatta takiben 5 sene daha yani ‘02 ye kadar selamlaşmıyorduk bile. bu sırada migala ‘98 de “Así Duele Un Verano” yu, ‘00 de “arde”yi ve ‘02 de “Restos de un Incendio”yi yayımladı. işte bu noktada tamamen bir tesadüf sonucu ile karşılaştık kendisi ile. o ne düşünüyor pek bilmiyorum
ama ben o an farkettim kısa süreli bir ilişki olmayacağını. kendisinden emin olmama gerek yoktu ancak ben yine de geçmişini araştırdım ve yanılmadığımı anladım. geç kalınmış bir tanışmaydı benim için ama şanslı da atfettim kendimi, çünkü etrafıma baktığımda kimse haberdar değildi bu naif şeyden. sonra arkadaşlarımla tanıştırdım, onlar da çok sevdiler.

Biraz editors, biraz interpol, biraz we are scientists, üstüne tatlı olarak tabii ki joy division = the cinematics.
The Cinematics, 2003 yılında Glassgow’da aylak aylak gezerken, kendi şehirlerinden çıkıp da paraya para demeyen grupları görüp görüp dertleşirken savuruyor bira şişelerini, “hadi la bi grup kuralım ehe ehe” fikriyle çıkıveriyor ortaya. 2005′e kadar birkaç yerel konser dışında bir icraatları olmazken, bir gün Manchester yöresinde define avcısı müzik şirketlerinin kazı yapmaya gittikleri bir konserde yer alıyorlar bileklerinin hakkıyla. 2 hafta sonra albüm anlaşması yapmış oluyorlar tabii. Şakkadanak The Bravery’den Snow Patrol’a kadar türlü türlü gruplara alt grup oluyorlar, bu sırada da albüm kaydetmeye başlıyorlar.
A Strange Education geliyor sonra. “Türlü” diye bir yemek var ya hani, ondan bu albüm. Chase, Break ve keep forgetting gibi, kanımca harika şarkılar çıkıyor albümden single olarak, hiçbiri tutunamıyor bir türlü, çünkü albüme adam gibi bir pazarlama stratejisi uygulanmıyor, çünkü sürü psikolojisi kötü bir olay.Müzik endüstrisinin senelerdir bize öğrettiği tek bir şey var ise, insanların “iyi” olanı değil “popüler” olanı dinlediği gerçeği. mtv gençliği de böyledir - forkpitch media indieleri de. Ve talihsizlik bu ya, “glassgow” ismini duyunca sözde eleştirmenler bir hışımla yapıştırıyorlar “taklit” etiketini cinematics’e, ha haksız da değiller hani.
Etiketler: a strange education, cinematics, education, strange, the cinematics
zaman ne çabuk geçmiş yahu… elimde yeni ve ciddi anlamda birşeylere benzeyen bir tokyo police club albümü var ve şarkılarda en ufak bir bozulma görmediğim gibi eskisinden daha iyi bir tpc çıktı karşıma… aman tanrım! bu bir mucize olmalı!
a lesson in crime’a, yani bu elemanların ilk ortaya çıktıkları döneme bakınca, aklımdan tek bir şey geçmekte; altına işeyecek kadar sahneden korkan ilkokul öğrencilerinin okuma bayramında yaşadıkları. akıllarında birkaç fikir var, 3-5 demo kaydetmişler iyi kötü kayıtlar ile, ve şakkadanak albüm basılmış bir yerlerden. ama beklemiyorlarmış böyle bir şey, korkmuşlar, hazır değillermiş. mikrofon verince ellerine, birden bağırmaya başlamışlar bilmeden seslerinin boğuk çıkacağını, nefes almadan dökmüşler içlerini.
şarkılar ise, aslında her biri güzel bir şiir iken, düz yazıymış gibi okuyarak katledilmiş. hep tekdüze gitmiş. sonra Türkçe öğretmenleri fırlayıvermiş bi yerden, “otur yerine!” demiş. bişeyler karalamış not defterine. karnelerinde kocaman bir eksi görünce, tokyo police club ailelerinden azar işitmiş, haliyle tüm elemanlar başlamışlar ders çalışmaya.
“Smith EP” geldi sonra karşımıza, 8 dakikalık bir ep, tam 1 sene sonra hem de, adam gibi bir albüm için büyük bir beklenti içindeyken üstelik. ulan dedim, iki saattir haylaz bir ilkokul veledini anlatıyorum, şimdi ne alaka bu “göster ama elletme” felsefesi?
Etiketler: club, elephant, elephant shell, police, shell, tokyo, tokyo police club- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim



