'Album' kategorisi için arşiv:

evet! someone still loves you boris yeltsin, uzun bir aradan sonra haklarında bişeyler karalamak istediğim yegane grup olma şerefine erişmiş bulunmakta.
gerçi aslında daha önce indie-pop üzerine daha derin bir şeyler karalamak veya the shins üzerine yazmak gerekirken bu şeker elemanlar üzerine yazdığımı bilmiyorum. eksik kalacak sanki bir şeyler de, neyse diyip geçiyorum tarihlerine.
bir varmış, bir yokmuş. sıcak bir mevsim gecesinde “Someone Still Loves You Boris Yeltsin”, -hatta şu andan itibaren kısaca “sslyby”- uzun bir zaman üzerinde uğraşarak evlerinde kaydettikleri demolarını bir internet sitesine koymaya karar vermiş. günler geçmiş, haftalar geçmiş, ve bir gün, blog perileri bu demoları görüp “aaaaaaaaarika!” diyedursun, ak sakallı SPIN-dalf sslyby hakkında birşeyler karalayıp “yeni shins olabilirler” demesin mi? eyvah eyvah!
1999 senesinde Will Knauer ve Philip Dickey adlı iki fırlamanın bir projesi olarak başlayan sslyby’nin her tarafından bi sevimlilik, bi samimiyetlik akıyor ama aslında böyle olduklarını kanıtlamak için kelime kelime kendimi kasmama hiç lüzum yok. isimlerini nasıl bulduklarına dair gayet “gerçek” hikayelerini kendi ağızlarından dinlemek yetiyor aslında.
Etiketler: broom, pershing, Someone Still Loves You Boris Yeltsin, sslybybrandon sağolsun, geç de olsa bu gruba ve şarkılarına rastladım. aslında geç bile kalmışım, çünkü grup 2oo4 itibariyle dağılmış. bu şahısların, denali ismi altında müzik hayatları yaklaşık 4 sene sürmüş. nasıl başladığına gelince..

müziği seven bir hanım kız, abisini de kandırır. bir grup kurmuş olurlar. burada hanım kız diye bahsettiğimiz kişi maura davis, abisi ise keeley davis oluyor. grubun diğer üyeleri jonathan fuller ve cam dinunzio.. hikayeye devam edecek olursak; hanım kızın üzerinde çalıştığı birkaç şarkısı vardır. grup bu şarkıların üzerine düşer. 2oo1 senesinde 5 şarkılık bir demo hazırlarlar. aynı senenin sonunda albüm için bir şirketle de anlaşırlar.
2oo2 senesinde grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri “denali” yayınlanır.
2003 senesinde ise ikinci albümleri “the instinct” yayınlanır. bir karşılaştırmaya gidilecek olursa, şahsım ikinci -ve de son- albümlerini daha bir sevdi.
grup dağılınca, solist maura davis 2oo4 yılında “ambulette” adında yeni bir grup kurdu. keeley davis ise “engine down” adlı grubu kurdu.
yazımda pek bir sevdiğim “the instinct” albümünü inceleceğiz efem.
albümün traclist’i şu şekilde oluyor:
1- hold your breathe
2- surface
3- run through
4- the instinct
5- do something
6- real heat
7- nullaby
8- normal days
9- welcome
albümün genel havasında naif bir söylem hissediliyor. run through, welcome ve nullaby gibi istisnai şarkılar dışında süründüren/sürdüren şarkı yok pek. hatta nullaby, “n” değil de “l” ile yazılsaymış tam bir “ninni”ye dönüşebilirmiş. welcome şarkısında sarah blaskovari bir vokale rastlasak da bunun genellemesini yapmak çok yanlış. çünkü diğer şarkılarda yükselip alçalan vokali bariz görüyoruz.
tadımlık olarak grubun iki şarkısını şöyle buyrun:
http://rapidshare.com/files/109809803/01-denali-hold_your_breath-fnt.mp3.html
http://rapidshare.com/files/109808979/04-denali-the_instinct-fnt.mp3.htm
grubun iki albümüne buradan ulaşabilirsiniz.
hamiş: başlıktaki tabiri ekşi sözlük’den aşırmış olup, kelimenin mealinde bir yanlışlık varsa şahsımı sorumlu tutmayacağımdır.
Etiketler: denali, the instinct
Manchester Orchestra, ki isimleri sizi yanıltmasın, ne bir “orkestra”lar, ne de “Manchester” ile alakaları var, tam anlamıyla yoktan var olmuş, muhteşem albümlerini tanıtmak için neredeyse hiç bir promosyon yapmamış, indie rock denebilecek bir müzik icra etmelerine rağmen “indie” çevrelerinde neredeyse isimleri bile bilinmeyen, tabiri caiz ise “kendi halinde” bir takım elemandan oluşan bir güruh. Tesadüfen tanıdım ben de kendilerini, çünkü şu anda pek saygı gördükleri absolutepunk gibi forumlarda isimleri geçiyorsa, sebebi Brand New ile konser verme şansını yakalamaları. Yoksa belki de, aynen ilk albümlerine yaptıkları gibi, ikinci albümleri ile mezara gireceklerdi.
“Kimdir, nedir?” derseniz eğer, şöyle diyeyim ki, Manchester beldemiz ile pek alakaları yok bu grubun, aslen Atlanta’dan bi grup. Andy Hull isimli eleman var ki çoğu müzisyen ile paralel aslında hayatı, henüz vücudunu keşfetmemişken bir gitar veriyorlar eline, büyüyüp liseye geldiğinde Manchester Orchestra’nın temellerini atıyor kendisi.
İsimlerini buluşları ise pek şahane, grubun sakallı tavernacısı Andy, henüz 17 yaşındayken gitaristlik yaptığı “East on Autry” isimli grup dağılmaya karar verince çok üzülüyor ve “en iyisi kendi grubumu kendi başıma kurayım, diğer gruplardan adam toplar orkestra gibi arkamda çaldırırım böyle” diyor kendi kendine, bir Conor Oberst kompleksi görüyoruz yani kendisinde. ismin Manchester kısmına ise daha çok saygı duymam, Andy’nin tam anlamıyla Elliott Smith, The Cure, The Smiths gibi gruplarla büyümesinden mütevellit grup isminin onları hatırlatmasını istemesi. Morissey de Manchester’lıdır, ve bundan gurur duyar zaten.
Etiketler: andy hull, i'm like a virgin losing a child, manchester, orchestra, where have you been
Sakin’i aslında tanımaya başladığım dönem ekşi sözlük’te haklarında girdiğim ilk entry’nin tarihine göre 2007′nin mart aylarına denk geliyor (entry’i silmişim, çöpte geziniyor kendileri). o günlere dair zihnimin odalarından, Özellikle Denek Hayatım’ı, okul tenefüslerinde boş gözlerle, hareketsizce baraj lisesi’nin tozlu tahtasındaki matematik problemlerini seyrederken kulaklık ile damarlarına enjekte eden, hayatı boş vermiş, melankolik, kişilik sapmaları yaşayan, platonik bir halil resmi geliyor gözümün önüne. 4 şarkı var. denek hayatım, kırmızı oda, laleler beyaz ve edepsiz komedya. myspace’lerinden yürüttüğüm bu 4 şarkı sanıyorum 1 ay boyunca devam eden bir ilüzyon yaşatmıştı bana.
sonra soyutlamışım kendimi kendilerinden ki albümlerinin çıkacağından aslına bakarsanız çıkmasına 1-2 hafta kalmışken haberim oldu. “bir sakin vardı” dedim, sildiğim geçmişde. ama ne bi konser izlemişim, ne myspace’lerini kontrol etmişim, ne haklarında bir yazı okumuşum, senelerdir televizyon izlemediğimden kablo tv’nin türkçe müzik yayınlayan nadir kanallarından birinde çıktıysalar da, “yazık” dercesine, haberim olmamış.
kaç kişi var aramızda hala gül kendine’yi, bırak zaman aksın’ı dinleyen? Beyaz’ı, “bu ne lan?” diyebilenlere inat, hala deli gibi çalan evde, burak güven’in sesinden. okul servisine, 2 gün sonra başka bir cd tarafından tecavüze uğrayacağını bilmesine rağmen, Bülent Ortaçgil’den en az 2 şarkı içeren bir cd hazırlamayı kendine adet edinen? belki biraz daha “normal” hissedebilmek için… kim kaldı ki, müziği “yaşayarak” dinleyen?
Etiketler: bir ses, denek hayatım, hayat, kırmızı oda, kor bir ay, laleler beyaz, sakin, yağmur güncesi
Biraz editors, biraz interpol, biraz we are scientists, üstüne tatlı olarak tabii ki joy division = the cinematics.
The Cinematics, 2003 yılında Glassgow’da aylak aylak gezerken, kendi şehirlerinden çıkıp da paraya para demeyen grupları görüp görüp dertleşirken savuruyor bira şişelerini, “hadi la bi grup kuralım ehe ehe” fikriyle çıkıveriyor ortaya. 2005′e kadar birkaç yerel konser dışında bir icraatları olmazken, bir gün Manchester yöresinde define avcısı müzik şirketlerinin kazı yapmaya gittikleri bir konserde yer alıyorlar bileklerinin hakkıyla. 2 hafta sonra albüm anlaşması yapmış oluyorlar tabii. Şakkadanak The Bravery’den Snow Patrol’a kadar türlü türlü gruplara alt grup oluyorlar, bu sırada da albüm kaydetmeye başlıyorlar.
A Strange Education geliyor sonra. “Türlü” diye bir yemek var ya hani, ondan bu albüm. Chase, Break ve keep forgetting gibi, kanımca harika şarkılar çıkıyor albümden single olarak, hiçbiri tutunamıyor bir türlü, çünkü albüme adam gibi bir pazarlama stratejisi uygulanmıyor, çünkü sürü psikolojisi kötü bir olay.Müzik endüstrisinin senelerdir bize öğrettiği tek bir şey var ise, insanların “iyi” olanı değil “popüler” olanı dinlediği gerçeği. mtv gençliği de böyledir - forkpitch media indieleri de. Ve talihsizlik bu ya, “glassgow” ismini duyunca sözde eleştirmenler bir hışımla yapıştırıyorlar “taklit” etiketini cinematics’e, ha haksız da değiller hani.
Etiketler: a strange education, cinematics, education, strange, the cinematics
zaman ne çabuk geçmiş yahu… elimde yeni ve ciddi anlamda birşeylere benzeyen bir tokyo police club albümü var ve şarkılarda en ufak bir bozulma görmediğim gibi eskisinden daha iyi bir tpc çıktı karşıma… aman tanrım! bu bir mucize olmalı!
a lesson in crime’a, yani bu elemanların ilk ortaya çıktıkları döneme bakınca, aklımdan tek bir şey geçmekte; altına işeyecek kadar sahneden korkan ilkokul öğrencilerinin okuma bayramında yaşadıkları. akıllarında birkaç fikir var, 3-5 demo kaydetmişler iyi kötü kayıtlar ile, ve şakkadanak albüm basılmış bir yerlerden. ama beklemiyorlarmış böyle bir şey, korkmuşlar, hazır değillermiş. mikrofon verince ellerine, birden bağırmaya başlamışlar bilmeden seslerinin boğuk çıkacağını, nefes almadan dökmüşler içlerini.
şarkılar ise, aslında her biri güzel bir şiir iken, düz yazıymış gibi okuyarak katledilmiş. hep tekdüze gitmiş. sonra Türkçe öğretmenleri fırlayıvermiş bi yerden, “otur yerine!” demiş. bişeyler karalamış not defterine. karnelerinde kocaman bir eksi görünce, tokyo police club ailelerinden azar işitmiş, haliyle tüm elemanlar başlamışlar ders çalışmaya.
“Smith EP” geldi sonra karşımıza, 8 dakikalık bir ep, tam 1 sene sonra hem de, adam gibi bir albüm için büyük bir beklenti içindeyken üstelik. ulan dedim, iki saattir haylaz bir ilkokul veledini anlatıyorum, şimdi ne alaka bu “göster ama elletme” felsefesi?
Etiketler: club, elephant, elephant shell, police, shell, tokyo, tokyo police club
“bir avuç velet”. evet kooks budur. emrah tadında bir vokal, daha önce defalarca denenmiş bir müzik üzerine saçma sapan, hatta “ergen” şarkı sözleri, distortion’dan ağlayan gitarlar ve zaten tutunacak temelleri bile olmayan bir türde dayanabilmek için aklıselim sahibi olmak yerine gayet serseri bir imaj çizen bir avuç veletden ibaret kooks. dediklerime yalan diyemezsiniz.
hiç şaşırmadığım bir şekilde (razorlight da öyle değil miydi?) david bowie’den yürüttükleri isimleriyle çakma bi indie grubu kurup, bir “strokes” şarkısı coverlayarak müzik hayatına atılan kooks bir anda NME sayesinde isim yaparak isimlerini duyurdu. ve yine bir anda, göstermekten çekinmedikleri bu bariz “kötü” özellikleri sebebiyle, tesadüfen bile diyemediğim bir şekilde bulundukları adanın içinden çıkan onlarca gruba (arctic monkeys olsun, futureheads olsun, libertines olsun) benzedikleri iddia edilerek, çocuk oldukları söylenerek, hatta, ki buraya çok gülüyorum, “tarzları yok” denilerek, çıktıkları an itibariyle “müzik dehaları” tarafından yerin dibine sokuluverdiler.
ancak, the kooks’un debut albümü inside in/inside out, ki ne kadar ironik, kendilerinden önce çıkan bu yukarda saydığım “benzedikleri” iddia edilen grupların albümlerin toplamını ikiye katlayacak ayarda bir albüm. üstelik, arkalarında bıraktıkları onlarca grubun aksine, kooks’un klasik rock, reggae gibi öğeleri, bu “hiçbir zaman kategorize edemeyeceğimiz” indie denen müzik ile birleştirmeleri yetmiyormuş gibi, eğlenceli şarkı sözleriyle ve bazen akustik, bazen kafa şişiren gitarlarla güzelce harmanlayarak ortaya çıkardıkları popüler müzik, emin olun sadece bir “ustanın” elinden çıkabilir.
Bir bildikleri varmış ki, naive olsun, ooh la olsun, eddie’s gun olsun falan, albümlerinden single olarak çıkardıkları şarkılar, çıktıkları an dillere döküldüler, ingiltere’de listelerin tepesinde monopoly oynar gibi ev kurup, kendilerine yaklaşanı ellerinin tersiyle aşağı ittiriverdiler. tesadüfen olmadı. tamamen akıl işiydi. tamamen.
Etiketler: inside in inside out, konk, kooks, the kooks
Tarih tekerrür etti. Year Zero’nun ardından yapılan onca dırdırın ardından Nine Inch Nails’in asıl adamı Trent Reznor bir kere daha saklandı ve tamamen yepyeni bir projeyle geri dönüş yaptı. 6 ay gibi biraz “çabuk” bir dönüş olmasından ise gayet hoşnutum…
Her şey NIN websitesine yazılan küçük bir yazı ile başladı. Trent Reznor’ın bir anda yeni birşeyler ile zaman öldürdüğünü öğrendik. çünkü bütün hayranları NIN’in gereğinden fazla eleştri alan year zero’nun ardından trent’in ne yapacağını bilmediği gibi nin’in de muhtemelen kapalı kapılar ardında saklanacağına dair öngürülerde bulunurken sitede beliren “Gizli gizli işler çeviriyoruz. Yakında size bilgi vermeye başlayacağız” yazısı bir anda gözleri NIN’e dikivermişti. Mart ayının 2. günü, yani bu yazının yazıldığı saatleri de hesaba katarsam tam olarak 3 gün önce, siteye başlığı “2 saat” olan yeni bir yazı eklendi.
ve cidden tamı tamına 2 saat sonra birdenbire NIN websitesinin tasarımı değişti ve 36 şarkılık yepyeni albüm Ghosts I-IV’un ilk 9 şarkısını (yani Ghosts I’ı) ücretsiz olarak indirebileceğimiz bir link ekleniverdi siteye. Albümün tamamını edinebilmek için ise 5$ gibi cüzzi bir miktar ödemek yetiyordu.
Bir anda dinlememiz için suratımıza atılan bu 36 şarkılık albümün en güzel kısmı, kanımca kimsenin beklememesi oldu. Belki çok erken çıktı, belki hala şaşkın şaşkın durduğumuzdan bir sessizlik var. Ancak bir şey var ise, albümün inanılmaz olduğu.
Tür kısmına gelince… eh, Distorted gitarlar, elektronik altyapı, garip enstrümanlar, zengin içerik, ve post-rock etkileşimleri… Evet, belki de gerçekten çok erken çıktı. Cidden beklemiyorduk.
Albüm hakkında sanırım yapılabilecek en boktan karalama, türe “post-rock” dedik diye Explosions in the Sky veyahut Sigur Ros gibi “post-rock” adı altında mainstream olmuş ve kendi tarzlarına sahip olan gruplara yapılacak benzetmeler olur. 36 şarkının arasında o kadar agresif, o kadar sert, o kadar NIN şarkıları var ki, NIN değil demek büyük bir aptallık olur. Ghosts bir NIN albümüdür. Eski hayranları için bir “hayal kırıklığı” olabilme ihtimali olsa bile, onlar da kabullenecektir ki bu albüm bir NIN albümüdür. Evet, bu “korkunç” melodilerin sebep olduğu atmosfer, bu ambiyans, bu bir an bile sıkıntı vermeyen, bu akıl uyuşturucu, bu kalp sıkıştırıcı albüm bir başyapıt ve bir NIN albümü. Daha açılışından bir kapan gibi sizi içine kıstıran ve suyunuz çıkana kadar sıkıştıran bir NIN albümü. Dinlediğim andan itibaren bir an bile pişmanlık duymadığım, bir an bile sıkılmadığım, ancak bir an bile dikkatimi toplayamama sebep olan bir NIN albümü. 2 saat sonra uyanıp okula gitmem gerektiği halde şu anda bunları karalamama sebep olan bir NIN albümü bu. Başka bir gruba ait değil. Başka bir gruba benzer de değil. Orjinal.
bu yazının devamını oku… »

Herkes gibi ben de Tegan ve Sara’yı 2005 yılında çıkardıkları albümleri “So Jealous” ile tanıdım. 2 genç kız kardeşin takıntılarını, duygularını, ilişkilerini vs. vs. anlatmış eğlenceli ama bir o kadar da çıtır çerez bir albüm idi. olgun değildi. ne yalan söyleyim, speak slow’a biraz takmış, albümü ise 4-5 kere dinleyip pabucunu dama atmıştım. Albüm ise, Tegan ve Sara’nın isminin duyulmasına, ki albümdeki bir şarkıya White Stripes cover bile yaptı, sebep olması nedeniyle aslında güzel bir kilometretaşı.
2007′de ise 5. albümleri The Con ile karşılaştık. Sara’nın dediğine göre şarkıları demolarla olabildiğince aynı yapmaya özen gösterdikleri, ve Death Cab’den Chris Walla’nın prodüktörlüğünde hazırlanan bir albüm The Con. “Demolarla olabildiğince aynı tutma” idealinin güzelce yerleştirilmiş synth’den beni mahrum etmemesi ise albümün güzel bir yanı. Ancak, fuzili hiçbir şey ile karşılaşamadım. Albümdeki şarkılar olabildiğine kısa, aynen demolar gibi…
The Con’de lirikal açıdan, Tegan ve Sara’ın eski çalışmalarına kıyasla - ki artık nasıl olduysa, daha çok saplantılı 2 kadın çıktı karşıma. Oysa ki, aynı zamanda “daha olgun” bir albüm bu. “İnsanlar Dejenere Olmazlar” tezine bağlayabildim bu durumu “Biz hep böyleydik, sadece biraz büyüdük, içimiz hala aynı“ diye bağırmakta albüm sanki. ki bağırma kısmında ciddiyim. cidden o kadar kısa ki şarkılar, “amaçları bir önce içlerini dökmek ve susmakmış sanki” diye düşündürttü bana.
Albümdeki şarkılar, 2 insanın ortak çalışması olmasına rağmen 2 alakasız insanın elinden çıkmış gibi. Hatta evet, aynen bir “split” gibi. Bir kısmı (Sara’nın elinden çıkan kısım, “Knife Going In” örnek olarak) tamamen ayrılıklar üzerine böyle, albüme güzel bir sonbahar teması vermeye kasmakta, kapağıyla da destekliyor sanki hatta. Ancak diğer kısmı ise (Tegan) daha çok sert, kabullenemeyen, hırçın ve hatta cüretkar şarkılardan oluşuyor. Güzel olan ise, birbirine girmiş, hatta sarmaş dolaş olmuş o gitar sesleri, bu bahsettiğim “olgun” şarkı sözleriyle birleşip, güzel bir nakarat ortaya çıkartmayı ve şarkıyı beklenilenden daha farklı bir şekilde bitirmeyi başarabiliyor…
Etiketler: chris walla, death cab, death cab for cutie, sara, tegan, tegan and sara
Bir gitar, bir klavye, bir bateri. daha fazla neye ihtiyacım var ki?
2005 yılında bir indie grubu için “fazlasıyla” adını duyurmuş olan kanada’lı the new pornographers’ın “twin cinema” isimli albümü çıktı. Kathryn Calder isimli bir isim gülümsüyordu albümde çalışan elemanlar arasında, klavyede ve vokalde. Albüm ciddi anlamda güzel eleştiriler aldı, beğenildi. Birkaç ay sonra ise yine elemanları arasında Kathryn Calder ismini gördüğümüz bir grup, Immaculate Machine, “Ones and Zeros” isimli albüm çıkardı tng’nin bağlı olduğu plak şirketi Mint Records’den. Immaculate Machine, albümü tanıtma amaçlı olarak, TNG ile beraber bir süre alt grup olarak konser verdi, kanada’dan avrupa’ya kadar turlara katıldı. iyilerdi. Geçtiğimiz senenin sonlarına doğru da yeni albümleri çıktı: Immaculate Machine’s Fables.
Etiketler: Immaculate, Immaculate Machine, Indie Pop, Indie Rock, Machine, the new pornographers- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim



