misal floydianlar vardır, radyokafalar falan, veyahut 30 yaşına gelip geçmiş olmasına rağmen hala sadece “metal” adı verilmiş bir müziği dinleyen, ama kral tv’de çalan oynak parçalardan hoşlandıklarını itiraf edemeyen dangalaklar. veya, henüz “bacak kadar velet” kıvamındayken büyüklerinden/çevresinden görüp de “abi ben 6 yaşımdan beri syd barrett’a baba diyorum” diyen parlak zeka örnekleri, diğer adıyla “yeni neslimiz”. patetiklikten öte bir kavram bu, çünkü fanatizm bu. müzikten aldıkları “zevki” fanatik oldukları için mi yoksa gerçekten hoşlandıkları için mi aldıklarını bilemez hale gelmiştir bu angutlar. sevdikleri grupları, figürleri, türleri arkalarına alıp geride kalanlara bok attıklarında git gide holiganlığa dönüşür bu fanatizm. o acaip sevdiğin gruplardan biri ülkene konsere geldiğinde meksika dalgası yapmaya kadar da gider. (ki geçtiğimiz günlerde ali sami yen’deki metallica konserinde binlerce insan meksika dalgası yaparak konser dinledi)

“müziği” mi yoksa “müziği yapan ismi mi-figürleri mi” sevdiğini bilemez halde olmayı önemsememek garip. gerçi, neden galatasarayı, fenerbahçeyi, beşiktaşı sevdiğimizi de bilemezsiniz değil mi? babanız/baba figürünüz bizle aynı takımı tuttuğu için olabilir mi sizce? anlamadığım bir konu var; ve o da şu: bir insanın müzik zevki ölene kadar nasıl değişmez? mümkün müdür bu? “ben 6 yaşımdan beri şu grubu dinliyorum” demek “benim zekam 6 yaşımdan beri zerre gelişmedi” demek değil midir bir yerde? büyüdükçe/yaşlandıkça değişmeyen tek şey inandığımız/bize öğretilen değerlerdir. mesela, “din” gibi, ki hani açık fikirli olduğunuz sürece onların da değişebilitesi vardır.

ben size söyleyim neden şu fanatiği olduğunuz grubu sevdiğinizi: zamanında yeni doğan bebeklerinin kulağına tuttuğu takımı fısıldayan babalar gibi, çok saygı duyduğunuz bi “yüce insan”, gölgelerin arkasından fırlayıp güneş gözlüklerini indirerek kulağınıza “her şey teknik, teknik teknik” demiştir. veya, küçükken ufacıkken bir film izlemiştir o minik gözleriniz, film o kadar etkilemiştir ki sizi, kendinizi karekterle özleşleştirmişsinizdir, bir de filmin sonunda çalan parça blonde redhead’e ait olmasın mı? olmadı mı? öyleyse tamamen bir “tip olma” ihtiyacı içinde olduğunuz tabir-i caiz ise aklınızın pelte gibi olduğu dönemlerinizde özendiğiniz abilerinizin/ablalarınızın “şucu, bucu, vesairci” insanlar olduğunu hatırlatayım. işte size müzik zevki! bu zevkin/tarzın dışına taşan her şeyden hazzetmeme etme sebebi.

tv’den bi şarkı duyunca, bir de hoşlarına gidince hemen mp3′ünü indiriverip grupla ilişiğini orada kesenlere saygı duyuyorum açıkcası. şarkıyı sevse de grubun bütün albümlerini, bütün b-side’larını, bütün single’larını, bugüne kadar çıkardıkları her şarkıyı, hatta stüdyoda şakalaşırken kaydettikleri osuruk sesini dinleme ihtiyacı hissetmediklerinden bu saygı. veya, devamlı “yeni grup arama” ihtiyacı içinde olanlar vardır hani, sürekli “yeni bir şeyler” dinleme ihtiyacı içinde olduklarından, bu güne kadar 12310923921 tane albüm dinlemiş olsalar da bir türlü yetinememeleri ne güzel aslında. açıkcası, fanatiklerden daha samimi buluyorum böylelerini ben, çünkü müziği “sevdikleri” için dinliyorlar, fanatik oldukları için değil. müziği yaşıyorlar. müziği tüketiyorlar.

“şimdi bu giriş niye?” diye soracaksınız. çünkü size “çöp grup” tanıtmak üzereyim, ve bu grubu neden seveceğinizi - sevmeyeceğinizi açıklama ihtiyacı içindeyim. yoksa pink floyd’a da, radiohead’e de, blonde redhead’e de saygım ve sevgim mevcut, yanlış anlaşılmasın.

blood red shoes, öncelikle çok geç kalmış bir grup. brighton’lı grup 2 kişiden oluşuyor; bir gitar bir bateri. yapmaya çalıştıkları iş white stripes’dan sonra tutmadığı gibi, icra ettikleri müzik de neredeyse 10 sene önce unutulmaya başladı. sonra, çıktıkları yavru vatan ingiltere’de şu sıralar bir nu rave / new rave modası almış başını gidiyor, ordan burdan indie pop grupları türüyor, yani, her ne kadar “popüler müzik” icra etseler de, “popüler olanı dinleyen” kitle bi kere kafalarını çevirmiş bu müzikten. hatta tek sadık dinleyicileri, 2-3 senedir yerel konserler verdiklerinden yarattıkları küçük çaplı hayran kitlesinden öte değil, yani “fanatikleri” var. sonra, müzik de hani işte sert distortionlı power akorlar -ki iyi bu aslında-, bir yandan şarkı söylerken diğer yandan normal bateristlerin korkacağı ritimleri kaçırmayan bir bateri ve gayet güzel şarkı sözlerinden oluşuyor. ancak ne kadar iyi olsalar da, bildiğin “çöp grup” blood red shoes, zamanında moda olmuş ve unutulmaya yüz tutmuş bir müziği icra ediyorlar.

şimdi, müziği henüz dinlememiş olsanız da, müneccim olmaya lüzum yok, buraya kadar okuduklarınızdan şunu çıkarabilirsiniz: bu albüm 2008′in en iyi albümlerinden biri olsa da, 2008′in en hakettiği değeri edinememiş albümleri arasında yer edineceği bariz.

2005′de adımı atılmış grubun, baterist Steven Ansell ve gitarist Laura-Mary Carter, o dönemlerde çaldıkları gruplar dağılınca demişler ki hadi beraber bir şeyler yapalım, konserler başlamış, küçük çaplı hayran kitlesi oluşmuş, 2008′e kadar 8 tane single çıkartıvermişler, falan fistan. bir de albümleri var şimdi, box of secrets. “steril” bakınca aslında berbat bir albüm! eski kayıtlarında bol bol hissedilen “punk” haletiruhiyesi eksik bir kere, yeah yeah yeahs’den smashing pumpkins’e kadar geniş bir esinlenme var, eğer ki çok müzik dinliyorsanız daha önce dinlemediğiniz bir şeyi duymuyorsunuz.

ancak, bir dinleyici olarak baktığımda, duyduklarım memnun ediyor beni. bir kere fuzuli şarkı yok, hepsi sert, hepsi gaz, hepsi kaliteli. hadi şu şarkıyı da popüler olup para basmak için yapalım zihniyeti tek bir şarkıda bile hakim değil, “bizi seven dinlesin, biz kendimizi kimseye sevdirmeyiz” diyor her şarkıda bu canlar. sonra bildiğim kadarıyla albüme yön vermesi için bir prodüktörle de çalışmamışlar; bu da albümdeki şarkılara şöyle bir göz gezdirdiğimde gayet aklıselim sahibi gençler olduğu izlenimini veriyor bana; sound denilen kavramı bellemişler ve dışına çıkmıyorlar. sonra, melodiler, zamanında grunge / punk dinlemiş her insanın rahatça aklına takılabilecek kapasitede. “it’s getting boring by the sea, say something say anything, doesn’t matter much, this is not for you” gibi şarkılar kulağınıza küpe, ağzınıza dilinize pelesenk olabilecek potansiyelde hep. sonra, vokallerin sesleri de çok iyi. özellikle gitarist / vokalist laura-mary carter’ın this is not for you’da sesini kullanış tarzı ağzımda açıkça shirley manson tadı bıraktı vesair vesair. şimdi en çarpıcı yer geliyor ama:

“ve ne yazık ki, box of secrets, 2008′in en iyi albümlerinden biri.”

iyi akşamlar.

şarkı listesi:

1. “Doesn’t Matter Much” - 3.25
2. “You Bring Me Down” - 3.42
3. “Try Harder” - 3.50
4. “Say Something, Say Anything” - 3.12
5. “I Wish I Was Someone Better” - 3.48
6. “Take The Weight” - 4.38
7. “A.D.H.D” - 3.17
8. “This Is Not for You” - 4.32
9. “It’s Getting Boring by the Sea” - 2.56
10. “Forgive Nothing” - 3.10
11. “Hope You’re Holding Up” - 5.12

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (6 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , ,

“deniz kenarı sıktı mı ne: blood red shoes - box of secrets (2008)” için 4 yorum girilmiş.

  1. d. demiş ki:

    hmm gayet de merak uyandırıcı bir yazı.

  2. asu demiş ki:

    ilk kısımlara katılmamak elde değil. grubu da çok beğendik

  3. BRS fan! demiş ki:

    Biliyor musun acayip geri kafalısın. BRS oldukca iyi bir grup. Fanatiği olarak son damlasına kadar arkalarındayım ve şunu bilmeni isterim ki, BRS dünyanın merkezi olan Japonyada sürekli konser vermektedirler. Albümlerini almayan kalmadı desem yeridir. Gerçekten çok başarılı bir gruptur ve sadece eleştirmen hiç hoşuma gitmedi! Ben 2 yıldır BRS fanım ve öyle kalıcam!

  4. lynn demiş ki:

    peki :)

yorum bırakın