Temmuz, 2008 ayı için arşiv:
“sonunda!” diyerek başlamalı sanırım bu yazıya. çünkü türkiye sınırlarında yasemin mori albümü için dört dolaşmam ve aklıselim ekibi olarak “bu yazıyı ben yazacam! hayır ben yazacam!” şeklinde paylaşamamız -öeh cümlenin başı gitti- göz önünde bulundurunca güzel bir yazı yazmam gerektiği kafamda beliriyor durmadan. zira her an lynn “yazamadın işte! ben yazsaydım daha güzel yazardım!” dermiş gibi geliyor. neyse bu vesile ile ona da göz kırpıp, başlamalıyım yazıya.
yasemin mori, türkiye standartlarından farklı -aslında basit ve öz- klibi ve birilerine ufaktan ufaktan dokunan şarkısı “aslında bir konu var” ile bir değil pek çok konu olduğunu hatırlattı başta bize. norah jonesvari kıvır saçları vardı yasemori‘nin fakat sesi -melankolik optimist’in tam da dediği gibi- daha haşindi. albümden önce elimizde sadece kuzgun, aptal ve aslında bir konu var’dı. bu üç şarkıdan albümün genel havasını çıkarmaya çalışıyordum fakat hayvanlar’ı dinlediğimde beklediğimden fazlası geldi kulağıma. bunun için mutluyum.
Etiketler: hayvanlar, yasemin mori
merak etmeyin, müziği kategorize etmenin aslında ne kadar saçma olduğunun yeterince farkındayım. ancak siz bile, bir kitle tarafından post-rock adı verilmiş bir müzik-türü olduğu gerçeğini, bu düşünceye ne kadar “saçma” diyenlerden olsanız da, kabulleniyorsunuz, biliyorum. ben sanırım, müziği kategorize eden kitleye girebilirim. çünkü post-rock vakt-i zamanında bir hata yapıp başladığım bir uyuşturucudur sadece. belki de bu sebeple, kendimi junkie gibi hissetmemek için haftada belirli dozlarda almaya özen gösterdiğim bir uyuşturucudur. hayatımın tamamını kaplamaz, sadece ihtiyacım olduğunu hissettiğinde dinlerim. ve her ne kadar pazartesi akşamları sourberry‘de post-rock üzerine bir radyo programı yapıyor olsam da, post-rock üzerine duayen olduğumu söyleyemem. çünkü sadece ne bittiğinden haberdar olan bir müzik dinleyicisinden öte değilim, ne güzeldir, ne çirkindir, ne iyidir, ne kötüdür ayırt edebiliyorum, yani uyuşturucu iyi mi değil mi, söyleyebiliyorum, ama ötesi değil.
bu bilgimle bir post-rock grubuna inceleme yaparsam, yanlış benzetmeler yapabileceğimden, yanlış tespitler ile boğuşabileceğimden korktum hep. çünkü change of plans, kulağımla ilk buluştuğu andan itibaren “güzel ve iyi” olduklarının farkında olduğumdan mütevellit “inceleme yapsam mı, yapmasam mı?” diye diye yaklaşık 1 hafta düşündüğüm, “dream endless’ın limbo pillow‘ı gibi post-rock üzerine benden daha bilgili insanların blogları var iken, yazmak ne haddime?” dediğim bir grup oldu. çünkü, kendileri, ki isimlerini duyalı çok olmuyor aslında, kafabindünya, proudpilot, reverie falls on all ve benzerleri üzerine araştırma yaparken (uyuşturucu ararken) bulduğum gruplardan belki de en iyisi. saf esrar misali.
Etiketler: Ambient, arda ertem, batu sayıcı, berkan tunçludemir, change of plans, ege kanar, noisekate nash‘e dair en eski hatıram [öeh] 2oo6 senesine ait olmakta. lily allen daha yeni yeni ortaya çıkıyor, elbiselerden kopamayan, kaküllü, ağzı bozuk fakat yine de sevilen bir kız çucuğu olarak “smile” şarkısıyla ortalıkta myspace’in kazandırdığı bir ünlü olarak dolanıyordu. “myspace ne ola ki?!” deyip profili inceleyenler kısa sürede lily allen’ın arkadaşı kate nash’den de haberdar oldular. [hala eskisi kadar iyi arkadaşlar mı bilmiyorum. olmadıkları hakkında ilginç düşüncelerim var.] vakit 2oo7 senesi idi ve o zamanlara dair ilk şarkısı caroline’s a victim olup, myspace profilinden indirilebiliyordu ve şimdiki zamandaki kate nash şarkılarına nazaran daha elektronik diyebileceğimiz türdendi. ardından merry happy şarkısını profiline koydu kate nash. merry happy, caroline’s a victim şarkısına göre daha piyanoyla haşır neşir bir parça ve diğer kate nash şarkılarının da özeti aslında. çünkü bundan sonra duyduğumuz çoğu kate nash şarkısı piyano notaları üzerinde bir gezinti tadı bırakacak.
Etiketler:

Black Kids, artık “gereğinden fazla” bulaşıcı olmaya başlayan ilk single’ları “I’m not gonna teach your boyfriend how to dance with you” ile tanıştığım 5 veledin kendilerine taktıkları isim olmakta. zati, geçtiğimiz aylardan beri aslen Florida’lı olmalarına rağmen, yavru vatan İngiltere’de piyasaya sürdükleri, anında dillere pelesenk olmuş single’ları ve haliyle varlığı iyice farkedilen, bir prodüktör eli değmemesine rağmen “oha” dedirtebilecek EP’leri ile oradan buradan gözümüze gözümüze yeterince sokuluyordu kendileri.
teferruatlı bilgi aramaya lüzum yok, ben şahsen aradım, bulduklarım şunlar oldu: ikiye bölünmüş herkesler. bir yandan “bu canavarları durdurmalıyız artık” diyerek kendini paralayan “ehehe aslında bok gibiler, güzel bi pazarlama stratejisi sadece, yıl sonuna kadar unutulacaklar” türü propagandalar ile “can çekiştiklerini” hiç çekinmeden yüzümüze yüzümüze vuran, artık sürü psikolojisini de aşmış, “popüler olan kötüdür” felsefesini bellemiş blog yazarları, diğer yandan ise “farklı/eski olan iyidir” düşüncesi ile yaşayan, “the cure ve arcade fire’ın karışımı” türü yerli yersiz etiketler üretmiş eleştirmenler (ne eleştirmeni yahu? pitchfork pitchfork, ahahaha) ve kulak zevki olmadığından 3-5 site belleyip buralarda hakkında yazı çıkan her grubu anında dinlemeye başlayan sadık (sapık?) takipçiler.
ah, bir de kulağım var tabi. sanırım kulağımı hepsinden daha çok seviyorum. hem kepçedir kendisi, hahaha, ne alaka yahu, neyse.
Etiketler: bernard butler, black kids, partie traumatic, suede
Suede brit-pop camiasının en anlaşılamamış gruplarından biriydi.Bunların birkaç sebebi vardı.bunlardan ilki dönemdaşları olan pulp veya blur gibi ingiliz işçi sınıfının hayatını anlatmak yerine aşk ve aşk acısı gibi temaları işlemeleriydi.hatta nme tarafından zamanında “anlatacak bir şeyi olmayan üç grup” arasına girmişti ama nme’i kim sallar ki, onlar oldukça şey anlattılar başkaları anlamasa da…ikinci sebep ise brett anderson’ın derdini açıkça anlatmak yerine şarkılarını kendi imgeler dünyasında yaratmasıydı.bu nedenlerden dolayı küçük -ama sadık- bir hayran kitlesi edindiler.
Sonra olanlar oldu, Suede dağıldı.Herkes kendi yoluna gidiyor derken Brett Anderson ile eski dost Bernard Butler buluştu.The Tears çıktı ortaya ama eski günleri yadetmekten öteye gitmedi bu proje.2006′nın sonlarına doğru Pleasure olarak bilinen Fred Ball’un “Pleasure 2” albümünden Back To You’suna katkıda bulunur.
2007′de ise sessiz sedasız bir şekilde kendi adını taşıyan ilk albümünü yayınlar.Bu albümde Brett Anderson, Suede zamanlarında sahip olduğu renkli ve “glamorous” imajını, imgeler dolu şarkılarını rafa kaldırmış, “hiç eşcinsel ilişki yaşamamış bir biseksüelim” lafını cümle aleme duyurduğu günlerden uzaklaşmış.ilk single olan Love is Dead ise günümüz insanını yerden yere vuran cinsten. “plastic people with imaginary smiles” sözleri insan ilişkilerinin artık ne kadar samimiyetsiz ve yapmacık olduğunu gözler önüne seriyor adeta.
Etiketler: bernard butler, brett anderson, fred ball, suede, the tears, wilderness
the cure’un en kıymeti bilinmedik albümüdür.çoğu hayranın “olm the top’tan bile kötü bu albüm” muhabbetlerine kurban gitse de the top’a, three imaginary boys’a ve the cure’un son albümüne 10 hatta 100 basar benim gözümde.
robert smith’in “benim kafam güzeldi, şarkılar bir halta benzememiş, dinlemeyin ya allasen” tarzı laflarının da hayranları etkilediğinden hep kayıp bir bir albüm oldu.japanese whispers zaten albüm mantığıyla hazırlanmamıştır, pornography sonrası çıkmış single’ları toplamak amaçlı yayınlanmıştır.bu yüzden şarkıların birbirinden kopuk bir havası vardır.lament ve the lovecats’i arka arkaya dinleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız sanırım.
pornography sonrası dağılmanın eşiğine gelen the cure, plak şirketi tarafından single yayınlaması konusunda hep baskı görüyor.robert smith çeşitli bestelerini götürse de çok karamsar olduklarından dolayı hep geri çevriliyor çünkü o aralar new wave başını almış gitmiş, synth pop prim yapıyor sadece.robert smith ise şarkılarını yeniden elden geçiriyor ve bu üç single’ın ilki let’s go to bed yayınlanıyor.ama bu single’ı benim için önemli kılan şey b-side’ı just one kiss.bir pornography şarkısı kadar karanlık atmosferiyle ve mükemmel sözleriyle the cure’un bilinmedik en güzel şarkıları arasına karışmıştır.
Etiketler: japanese whispers, robert smith, the cureheyhat, bir “hayat” daha gelip geçti şu ömürden farkında olmadan, ben de geri döndüm biricik aklıselim’ime.
birkaç vezice edeceğim izninizle,
yazar sayfaları ekledim köşeye. last.fm adresimizi, bloglarımızı, şuyumuzu buyumuzu bulabileceğiniz sayfalar bunlar. kafamızda v maskeleri ile anonim rumuzlar ardına saklanıp, boş vakitlerimizde göbeklerimizi kaşırken soulseek’den albüm çekip, ilkokul türkçesiyle felsefe yaparken otuzumuz çıkınca bira içmeyi planlayan insanlar değiliz yani. buyrun gelin, tanışalım, kaynaşalım, bunlar güzel şeyler.
gerçi ben bu yazıyı yazarken sadece benim sayfam doluydu, diğerlerini de ilgili yazarlar vakti gelince doldururlar sanıyorum.
yine diyorum, hep diyeceğim, yazar olmak istiyorsanız akliselim@akliselim.org adresine bir mail atabilirsiniz, olmadı bana last.fm üzerinden ulaşabilirsiniz. zira sizi aramızda görmek istiyoruz! -ahaha-
forum açma fikrinden vazgeçtim, ama o anket orada bir süre daha kalabilir.
feed’imizde bir sorun varmış, onu da hallettik, artık karakter sorunu yaşamazsınız.
ve son olarak, umuyorum ki, aklıselim şu hazır içime şevk gelen günlerde kendini ilk günlerindeki gibi doldurmaya başlar.
son.
Etiketler:
No Age’den haberdar iseniz, the smell’den az çok haberiniz vardır, veya en azından adını duymuşsunuzdur. Yine de, hiçbir şeyden haberi olmayan bir okuyucu kitlesine sahip olduğumu düşündüğümden, albüm incelemesi yapmadan önce, the smell‘in ne olduğundan az çok bahsedeyim. ha derseniz “zaten biliyoruz, sen de bizi iyice aptal ettin” o zaman önünüzdeki paragrafı atlayın bir zahmet.
the smell, henüz “the next big thing” arayan müzik şirketlerinin hedefi haline gelmeden önce, artık “punk müzik” ile özdeşleşmiş diyebileceğimiz california’nın ortasında, los angeles ismiyle anılan sığır çiftliğinin şehir merkezinde, 1998 yılından beri var olan bir konser mekanı ve sanat galerisi. açıldığından beri “yeraltı” sıfatını üstünden atamamış, genel olarak “avant-garde” olarak nitelendirebileceğimiz müzik türlerini icra eden grupların yuvası olmuş, yaş sınırı olmadan, bütün konserleri 5$ gibi bir ücrete izleyebileceğiniz, nezih bir tükkan.
no age, 2005 yılında kurulduğundan 2007 yılında the smell’in adını duyurmasıyla sub pop tarafından keşfedilene kadar bu mekanın ana grubuydu.
2008 yılında çıkarttıkları albümleri nouns ile pitchfork media ve türevleri tarafından “deneysel” denerek gözümüze gözümüze sokulsa da, grubun ilk senelerinde çevredeki indie label’lardan çıkarttıkları, sonic youth’un ilk senelerini andıran, my bloody valentine soslu, güzel mi güzel, delici mi delici plaklarındaki o saf, o masum “noise rock” havasından uzaklaşmış bir şey bu grup, bu albüm.
Etiketler: no age, nouns, the smell- Yer Altından Bel Altına: Cemiyette Pişiyorum
- tabi ki chanson française: keren ann
- deniz kenarı sıktı mı ne: blood red shoes - box of secrets (2008)
- aslinda pek cok konu var: yasemin mori
- Bizden Hiç Farklı Değil: Change of Plans
- ingiliz aksanı+çiçek+böcek+limon=kate nash
- Raks Etme Zamanıdır: Black Kids - Partie Traumatic (2008)
- Hüzün ile Melankoli Havada: Brett Anderson
- Kayıp Albümlerden: Japanese Whispers
- binboamania’08
- aklıselimselim (başlık bulamadım)
- neden?.. neden?..: No Age - Nouns (2008)
- son melodi hiç susmuyor, kal bu gece, yakıyor: mira - eve dönmeliyim
- Alex Turner’ın Yeni Arayışları: The Last Shadow Puppets
- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim




(4 oy verilmiş, ortalama: 5/4.5)

