Mart, 2008 ayı için arşiv:

2004 yazıydı, ben ülkemin güzelliklerini dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlere tanıtırken, telefonla bir haber aldım. explosions in the sky 14 temmuz’da istanbul’a geliyordu. bir şekilde gitmem lazımdı, nitekim çok dürüst olmayan yöntemlerle de olsa ayarlamıştım, dönüyordum istanbul’a. konser muhteşemdi, kötü olması beklenemezdi zaten. hazır dönmüşken boş geçirmemek lazım mantığıyla yapacak bir şeyler arıyordum ki, caz pazar’ına 2 bileti olan bir arkadaşım kapımı çaldı.
tarih:18 temmuz 2004 pazar..
yer:ayazağa
gruplar: orchestra baobab - oi va voi - radio mundial - funk off
rüya gibi bir pazardı, daha önce tanımadığım bu 4 topluluk kendimden geçmeme sebep olmuştu. en büyük pay ise oi va voi’da idi. hemen emule’e sarıldım. 2002′de yayınladıkları Digital Folklore ve 2003 yılında çıkan Laughter Through Tears albümlerini indirdim (kesinlikle yasal olmayan yöntemlerle). albümleri dinlemem ile artık ne kadar değerli bir şeye sahip olduğumu biliyordum. dinliyor, dinledikçe içim kıpır kıpır oluyordu, yüzümde anlamsız bir tebessüm oluşup duruyordu (hayır kafam iyi falan değildi). daha sonra biraz araştırdım kendilerini. müziklerine folk ve klezmer deniliyordu, üstüne veya altına elektronik öğeler serpiştirilmiş bir tarzları varmış. ancak ben klezmer’in ne olduğunu bile bilmiyordum. bundan da utanmıyorum çünkü ben bilmemenin değil öğrenmemenin ayıp olduğu bir öğretiyle büyümüştüm.
Etiketler: digital folklore, Laughter Through Tears, oi va voi
Sakin’i aslında tanımaya başladığım dönem ekşi sözlük’te haklarında girdiğim ilk entry’nin tarihine göre 2007′nin mart aylarına denk geliyor (entry’i silmişim, çöpte geziniyor kendileri). o günlere dair zihnimin odalarından, Özellikle Denek Hayatım’ı, okul tenefüslerinde boş gözlerle, hareketsizce baraj lisesi’nin tozlu tahtasındaki matematik problemlerini seyrederken kulaklık ile damarlarına enjekte eden, hayatı boş vermiş, melankolik, kişilik sapmaları yaşayan, platonik bir halil resmi geliyor gözümün önüne. 4 şarkı var. denek hayatım, kırmızı oda, laleler beyaz ve edepsiz komedya. myspace’lerinden yürüttüğüm bu 4 şarkı sanıyorum 1 ay boyunca devam eden bir ilüzyon yaşatmıştı bana.
sonra soyutlamışım kendimi kendilerinden ki albümlerinin çıkacağından aslına bakarsanız çıkmasına 1-2 hafta kalmışken haberim oldu. “bir sakin vardı” dedim, sildiğim geçmişde. ama ne bi konser izlemişim, ne myspace’lerini kontrol etmişim, ne haklarında bir yazı okumuşum, senelerdir televizyon izlemediğimden kablo tv’nin türkçe müzik yayınlayan nadir kanallarından birinde çıktıysalar da, “yazık” dercesine, haberim olmamış.
kaç kişi var aramızda hala gül kendine’yi, bırak zaman aksın’ı dinleyen? Beyaz’ı, “bu ne lan?” diyebilenlere inat, hala deli gibi çalan evde, burak güven’in sesinden. okul servisine, 2 gün sonra başka bir cd tarafından tecavüze uğrayacağını bilmesine rağmen, Bülent Ortaçgil’den en az 2 şarkı içeren bir cd hazırlamayı kendine adet edinen? belki biraz daha “normal” hissedebilmek için… kim kaldı ki, müziği “yaşayarak” dinleyen?
Etiketler: bir ses, denek hayatım, hayat, kırmızı oda, kor bir ay, laleler beyaz, sakin, yağmur güncesi
‘95 senesiydi… muhtemelen dünyada çokça önemli, fazlaca çeşitli olayın yaşandığı senelerden biri. bu sırada Madrid bir mucize
doğuruyordu ama ne kendisi, ne de sokaklarında fink atan turistler bunun farkındaydı. madrid’in dar bir sokağındaki küçük evlerinin penceresinden dünyaya selam gönderen bir grup genç bir garip topluluk oluşturuyordu. nitekim oluşturdular da.
‘97 yılına gelindiğinde ise bu tazecik şahanecik grup “Migala” Diciembre 3 a.m. albümü ile raflarda kendine yer edinmeye çalışıyordu. fakat öyle bir seneydi ki 97, bütün “baba” gruplar/kişiler sözleşmiş gibi albümlerini art arda patlatıyordu. Radiohead - OK Computer’ı, Godspeed You! Black Emperor F#A#∞ ‘i, Björk - Homogenic ‘i, Mogwai - Young Team ‘i, Portishead - Portishead’i yayınladı ve bunların yanı sıra Buena Vista Social Club, Porcupine Tree, Yo La Tengo, Biosphere, Sr. Chinarro, Tindersticks, The Chemical Brothers, Amon Tobin ve The Divine Comedy gibi isimlerde aynı yıl albümlerini sürmüşlerdi piyasaya… bizlerse okul harçlıklarımızın azlığından şikayet eder hale gelmiştik aynı sene.
tabi ki Migala bu kadar isim içinden sıyrılamadı ve bizde tanışamadık o zaman kendileriyle ve hatta takiben 5 sene daha yani ‘02 ye kadar selamlaşmıyorduk bile. bu sırada migala ‘98 de “Así Duele Un Verano” yu, ‘00 de “arde”yi ve ‘02 de “Restos de un Incendio”yi yayımladı. işte bu noktada tamamen bir tesadüf sonucu ile karşılaştık kendisi ile. o ne düşünüyor pek bilmiyorum
ama ben o an farkettim kısa süreli bir ilişki olmayacağını. kendisinden emin olmama gerek yoktu ancak ben yine de geçmişini araştırdım ve yanılmadığımı anladım. geç kalınmış bir tanışmaydı benim için ama şanslı da atfettim kendimi, çünkü etrafıma baktığımda kimse haberdar değildi bu naif şeyden. sonra arkadaşlarımla tanıştırdım, onlar da çok sevdiler.

Biraz editors, biraz interpol, biraz we are scientists, üstüne tatlı olarak tabii ki joy division = the cinematics.
The Cinematics, 2003 yılında Glassgow’da aylak aylak gezerken, kendi şehirlerinden çıkıp da paraya para demeyen grupları görüp görüp dertleşirken savuruyor bira şişelerini, “hadi la bi grup kuralım ehe ehe” fikriyle çıkıveriyor ortaya. 2005′e kadar birkaç yerel konser dışında bir icraatları olmazken, bir gün Manchester yöresinde define avcısı müzik şirketlerinin kazı yapmaya gittikleri bir konserde yer alıyorlar bileklerinin hakkıyla. 2 hafta sonra albüm anlaşması yapmış oluyorlar tabii. Şakkadanak The Bravery’den Snow Patrol’a kadar türlü türlü gruplara alt grup oluyorlar, bu sırada da albüm kaydetmeye başlıyorlar.
A Strange Education geliyor sonra. “Türlü” diye bir yemek var ya hani, ondan bu albüm. Chase, Break ve keep forgetting gibi, kanımca harika şarkılar çıkıyor albümden single olarak, hiçbiri tutunamıyor bir türlü, çünkü albüme adam gibi bir pazarlama stratejisi uygulanmıyor, çünkü sürü psikolojisi kötü bir olay.Müzik endüstrisinin senelerdir bize öğrettiği tek bir şey var ise, insanların “iyi” olanı değil “popüler” olanı dinlediği gerçeği. mtv gençliği de böyledir - forkpitch media indieleri de. Ve talihsizlik bu ya, “glassgow” ismini duyunca sözde eleştirmenler bir hışımla yapıştırıyorlar “taklit” etiketini cinematics’e, ha haksız da değiller hani.
Etiketler: a strange education, cinematics, education, strange, the cinematicsŞu sıralar başımı kaşıyacak vakti zor bulduğumdan aslında bir hışım ile güncellemeye başladığım aklıselim’i ikinci plana almak zorunda kaldım. Emin olun bu durum herkesten çok benim sinirlerimi bozuyor, ancak ne yazık ki atlatmam gereken bir çok yazılı var şu sıralar :) Ama, hazır vakit bulmuşken küçük bir güncelleme yapayım dedim, umuyorum vakit buldukça yeniden eski randımanına oturtacağım :)
Bu arada, halihazırda 2 yeni yazar aday adayımız var, “ben de” diyorsanız eğer akliselim@akliselim.org’a bi mail atıverin :)
Etiketler: akliselim
zaman ne çabuk geçmiş yahu… elimde yeni ve ciddi anlamda birşeylere benzeyen bir tokyo police club albümü var ve şarkılarda en ufak bir bozulma görmediğim gibi eskisinden daha iyi bir tpc çıktı karşıma… aman tanrım! bu bir mucize olmalı!
a lesson in crime’a, yani bu elemanların ilk ortaya çıktıkları döneme bakınca, aklımdan tek bir şey geçmekte; altına işeyecek kadar sahneden korkan ilkokul öğrencilerinin okuma bayramında yaşadıkları. akıllarında birkaç fikir var, 3-5 demo kaydetmişler iyi kötü kayıtlar ile, ve şakkadanak albüm basılmış bir yerlerden. ama beklemiyorlarmış böyle bir şey, korkmuşlar, hazır değillermiş. mikrofon verince ellerine, birden bağırmaya başlamışlar bilmeden seslerinin boğuk çıkacağını, nefes almadan dökmüşler içlerini.
şarkılar ise, aslında her biri güzel bir şiir iken, düz yazıymış gibi okuyarak katledilmiş. hep tekdüze gitmiş. sonra Türkçe öğretmenleri fırlayıvermiş bi yerden, “otur yerine!” demiş. bişeyler karalamış not defterine. karnelerinde kocaman bir eksi görünce, tokyo police club ailelerinden azar işitmiş, haliyle tüm elemanlar başlamışlar ders çalışmaya.
“Smith EP” geldi sonra karşımıza, 8 dakikalık bir ep, tam 1 sene sonra hem de, adam gibi bir albüm için büyük bir beklenti içindeyken üstelik. ulan dedim, iki saattir haylaz bir ilkokul veledini anlatıyorum, şimdi ne alaka bu “göster ama elletme” felsefesi?
Etiketler: club, elephant, elephant shell, police, shell, tokyo, tokyo police club
Bilemiyorum,dünyaya bir daha Allison Goldfrapp gibi bi’ ses gelecek mi? ya da Allison Goldfrapp ve Will Gregory gibi bi’ ikili doğabilecek mi? çünkü Şu an tanrının lütfu gibi bakıyorum Goldfrapp adlı bu “şahane” gruba. Gene hayatıma girme hikayeleriyle başlayacağım yazıya. Blonde Redhead adlı diğer bir “şahane” grubu yazacakken, Goldfrapp diye atladı Halil. Ben de bi’ el atayım dedim, “neymiş, ne değilmiş bu grup” diye. İyi ki de –Halilcim sağol ya- el atmışım, yoksa Allison gibi hem sanatçı ruhlu hem büyü sesli bir hatundan haberim olmayacakmış, bu da benim için büyük kayıp olacakmış.
Goldfrapp 2000’de Felt Mountain adlı albümle çıktı, gayet harika bi’ biçimde. İngiltere’de en iyi 100 albüm arasına yerleşti. Biraz sıkıntılı gelebiliyor tabi ama, hemen her albümde var olan o büyü- gerek hoplata zıplata gerekse ağırdan ağırdan- sarıyor insanı anında. Bu büyüye Allison’un harika sesinin ve Will’le beraber yazdıkları sözlerin dışında başka bir şey daha sebep; Allison’un kendisi. Hatun tam anlamıyla “sanatçı”. Aldığı resim eğitimiyle, ürkütücü, esrarengiz, erotik tavrıyla albümlerin kapak fotoğraflarından içindeki ruha kadar çoğu şeyde çok önemli bir yer tutuyor. Zaten grubun adının onun soyadı olması da, onun ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
2003’te bu mükemmel ikiliden Black Cherry adlı albüm geliyor. Her ne kadar Felt Mountain’ın yanından geçemiyor olsa bile –ne albümmüş bu Felt Mountain da diyebilirsiniz.- Black Cherry de gayet güzel geliyor bana. Biraz daha trip-hop gibi, daha dans edilesi. Ama albümle aynı isimdeki şarkı, ömrümü yiyen 10 şarkı listesinde 3. sıraya kuruldu bile…
Etiketler: allison, allison goldfrapp, goldfrapp, Will Gregory
“bir avuç velet”. evet kooks budur. emrah tadında bir vokal, daha önce defalarca denenmiş bir müzik üzerine saçma sapan, hatta “ergen” şarkı sözleri, distortion’dan ağlayan gitarlar ve zaten tutunacak temelleri bile olmayan bir türde dayanabilmek için aklıselim sahibi olmak yerine gayet serseri bir imaj çizen bir avuç veletden ibaret kooks. dediklerime yalan diyemezsiniz.
hiç şaşırmadığım bir şekilde (razorlight da öyle değil miydi?) david bowie’den yürüttükleri isimleriyle çakma bi indie grubu kurup, bir “strokes” şarkısı coverlayarak müzik hayatına atılan kooks bir anda NME sayesinde isim yaparak isimlerini duyurdu. ve yine bir anda, göstermekten çekinmedikleri bu bariz “kötü” özellikleri sebebiyle, tesadüfen bile diyemediğim bir şekilde bulundukları adanın içinden çıkan onlarca gruba (arctic monkeys olsun, futureheads olsun, libertines olsun) benzedikleri iddia edilerek, çocuk oldukları söylenerek, hatta, ki buraya çok gülüyorum, “tarzları yok” denilerek, çıktıkları an itibariyle “müzik dehaları” tarafından yerin dibine sokuluverdiler.
ancak, the kooks’un debut albümü inside in/inside out, ki ne kadar ironik, kendilerinden önce çıkan bu yukarda saydığım “benzedikleri” iddia edilen grupların albümlerin toplamını ikiye katlayacak ayarda bir albüm. üstelik, arkalarında bıraktıkları onlarca grubun aksine, kooks’un klasik rock, reggae gibi öğeleri, bu “hiçbir zaman kategorize edemeyeceğimiz” indie denen müzik ile birleştirmeleri yetmiyormuş gibi, eğlenceli şarkı sözleriyle ve bazen akustik, bazen kafa şişiren gitarlarla güzelce harmanlayarak ortaya çıkardıkları popüler müzik, emin olun sadece bir “ustanın” elinden çıkabilir.
Bir bildikleri varmış ki, naive olsun, ooh la olsun, eddie’s gun olsun falan, albümlerinden single olarak çıkardıkları şarkılar, çıktıkları an dillere döküldüler, ingiltere’de listelerin tepesinde monopoly oynar gibi ev kurup, kendilerine yaklaşanı ellerinin tersiyle aşağı ittiriverdiler. tesadüfen olmadı. tamamen akıl işiydi. tamamen.
Etiketler: inside in inside out, konk, kooks, the kookssite son günlerde beklediğimden daha fazla ilgi çekmeye başladığından, bir topluluk yaratma fikri geçti aklımdan, zeynep de onaylayacaktır muhtemelen bu durumu.
neyse, ne dersiniz? ekleyelim mi forum aklıselim’e?
sağ taraftaki menüden oy verebilirsiniz.
Etiketler: akliselim
fungu’dan bahsedeceğim size. çünkü 5 şarkı var elimde, dönüp duruyorlar birkaç saattir. hepsi birbirinden farklı. hepsi aynı gruba ait. bir vokal var ki bitiriyor beni, “o nasıl sestir öyle” diyorum,” “o nasıl vurdumduymaz bir söyleyiştir” diyorum, türk olduğunu bildikçe “o nasıl aksandır” diyorum, dinledikçe daha çok düşüyorum içlerine, iç geçiyorum. birşeyler yazmaya karar verince, şimdiye kadar yaptığımın aksine, ince eleyip sık dokuyorum.
fungu’nun temelleri aslen eksik etek’e dayanıyor, zamanında adını pek duyduğumuz, 5 elemandan oluşan ankara’lı eksik etek’in gitaristini kaybetmesi ile atılmış. yerine ise hala grupla çalmaya devam eden erdem gelmiş gelmesine ama, “eksik etek” esprisini kaybetmiş haliyle, yeni bir isim bulalım demişler, Fungu isimli bir cover grubu çıkıvermiş ortaya. birkaç eleman değişimi daha olmuş sonradan.
ama, şimdi fungu’ya cover grubu dedik demesine de, bunların bir şarkıları var ki anlatılmaz yaşanır tadında yaklaşacağım. biyografileri üzerine bilmeniz gereken ise bu şarkılar ile 2005′de Roxy müzik Günleri’nde ve Nokia Supersound’da finallere kadar gelmeyi başardıkları. bu yarışmalar sırasında boş durmayıp ankara’dan istanbul’a kadar konserler vermeye devam ettiler tabii. 2007′de ise “Türkiye’den Alternatif Rock vol.1′e” “little black dress” ile girdiler. zati benim de ilgimi bu şarkıları sebebiyle çektiler.
yukarda sadece vokal dedim ama, bitmiyor efendim, biter mi hiç? bir riffler var ki bu elemanlarda öyle böyle değil, yalayıp yutmuşlar abilerini ablalarını, radiohead’den sex pistols’a, blonde redhead’den sonic youth’a (ki elemanları mutlaka sıkı birer “sonic youth” hayranı olmalılar) kadar türlü türlü etkiler, türlü türlü tatlar var bunlarda. bu “sinirlere hitap eden”, karmaşık, hatta alt-üst olmuş müzik o kadar hoşuma gidiyor ki dinledikçe, “ulan” diyorum bazen kendi kendime, “ne hafife alıyorum şu “yerli” grupları kendi çıkmazımda saçmalarken”. bateri partisyonları gerçekten yaratıcı, elektronik altyapının kattığı “noise” havası evlere şenlik, basistleri ise arka planda kalmaması sebebiyle ayrıca hoşuma gitti. sevdim fungu’yu. çok sevdim hem de.
Etiketler: blonde redhead, fungu, little black dress, sonic youth- Hava Olsun İsterken: Someone Still Loves You Boris Yeltsin
- ah şu gençlik: be your own pet
- Asla Sönmeyecek Bir Işık: The Smiths
- Issız, Kalıcı, Soğuk: Denali
- Karşınızda Andy Hull ve Dadaşlar Orkestrası: Manchester Orchestra - I’m Like a Virgin Losing a Child
- Dünyanın en güzel “gürültü”sü: Slowdive
- “Nereden Nereye” derler ya, ondan işte: Altered Images
- Sebepsiz ve Sonuçsuz Denek Hayatım
- aman tanrım eğleniyoruz biz: oi va voi
- Bitmedi Taşikardi: Sakin - Hayat
- uçuş dersleri: migala
- olm saçı da hallettik mi tamam: the cinematics
- küçük bir güncelleme öyleyse…
- Okuma Bayramı’nın Ardından: Tokyo Police Club - Elephant Shell
- Tanrının Boş Vakti: Goldfrapp
- Bir Avuç Velet: The Kooks - Konk
- anket ekledik!
- benim küçük siyah elbisem: fungu
- deha mı diyorduk?: yann tiersen
- aklıselim hakkında
- “Beklenmedik” Hayaletler: Nine Inch Nails - Ghosts I-IV
- kadın denen şey: pj harvey
- İçimiz hala aynı: Tegan and Sara - The Con
- kusursuz sevgi: Immaculate Machine’s Fables
- gece gece aklıma takılanlar: gecegece
- Vampire Weekend
- aklıselim










(2 oy verilmiş, ortalama: 5/4.5)