someone still loves you boris yeltsin

evet! someone still loves you boris yeltsin, uzun bir aradan sonra haklarında bişeyler karalamak istediğim yegane grup olma şerefine erişmiş bulunmakta.

gerçi aslında daha önce indie-pop üzerine daha derin bir şeyler karalamak veya the shins üzerine yazmak gerekirken bu şeker elemanlar üzerine yazdığımı bilmiyorum. eksik kalacak sanki bir şeyler de, neyse diyip geçiyorum tarihlerine.

bir varmış, bir yokmuş. sıcak bir mevsim gecesinde “Someone Still Loves You Boris Yeltsin”, -hatta şu andan itibaren kısaca “sslyby”- uzun bir zaman üzerinde uğraşarak evlerinde kaydettikleri demolarını bir internet sitesine koymaya karar vermiş. günler geçmiş, haftalar geçmiş, ve bir gün, blog perileri bu demoları görüp “aaaaaaaaarika!” diyedursun, ak sakallı SPIN-dalf sslyby hakkında birşeyler karalayıp “yeni shins olabilirler” demesin mi? eyvah eyvah!

1999 senesinde Will Knauer ve Philip Dickey adlı iki fırlamanın bir projesi olarak başlayan sslyby’nin her tarafından bi sevimlilik, bi samimiyetlik akıyor ama aslında böyle olduklarını kanıtlamak için kelime kelime kendimi kasmama hiç lüzum yok. isimlerini nasıl bulduklarına dair gayet “gerçek” hikayelerini kendi ağızlarından dinlemek yetiyor aslında.

bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (1 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , ,

be your own pet

Dergi sayfalarının ortasında, ağzı beş karış açık, poposunda bir karış etekle eline telefon almış gepegenç bir kızcağız ve etrafında üç tane şaşkın ördek yavrusu erkek görüyorum. Yeni albüm mü çıkarmışlar ne, bişeyler yazıyor işte. Yazıyı okumadan şarkıları işaretliyorum -nedendir bilmem- , başlıyorum sırayla dinlemeye. “Bitches Leave” di dinlediğim ilki. Şarkı ilk saniyesinden bir uyarıyor seni, siren misali. Her dinlediğimde – ki en çok dinlediğim şarkılarıdır – radar geliyor aklıma nedense. Hooopp uçuyoruz, duruyoruz, korkuyoruz! Bi’ yandan eğleniyoruz tabi, bi’ yandan da ayağımızı denk alıyoruz. Kızlar kavga ediyor şarkıda, vay çirkefler diyoruz falan.

Ondan sonra sırasıyla tüm albümü dinliyorum ve sonuçta en çok korktuğum şeylerden biri başıma geliyor, günlerce aynı gruba takılıp kalıyorum.

Solist ile Karen O’nun ( Yeah Yeah Yeahs ) arasında benzerlikler var, evet. Gerek ses olsun, gerek hareketler.. Ama bu rahatsız edici bir benzerlik değil, dinlediğinizde “ahanda Yeah Yeah Yeahs’tan özenti bunlar” demiyorsunuz.

Harcore gürültüleri de tırmalamıyor kulağınızı, radar hissine devam edebiliyorsunuz yani. Aynı korku, aynı tehlike. Ama tabi aynı eğlence!

bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (2 oy verilmiş, ortalama: 5/4.5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: ,

The Smiths

Manchester’ın içinden çıkardığı insanlarla, gruplarla ve yarattığı müzik tarzlarıyla müzik dünyasına katkısı büyük oldu.İnsanlara “Manchester’dan ne çıksa dinlerim” dedirtecek derecede de bir kaliteye sahip gruplar çıkartıyor içinden.Peki bana senin için Manchester’ın anlamı nedir diye sorsalar ben The Smiths -takiben de Morrissey- derim.The Smiths bir tek benim küçük dünyamı etkilemekle kalmamış kendisinden sonra gelen Suede, The Verve, Stone Roses gibi grupları ve günümüzden The Organ, Brand New, The Libertines gibi grupları etkilemekte ve nicelerini etkileyecek belki de.

Johnny Marr’ın bir gün Morrissey’e “hadi bir grup kuralım” demesiyle başlıyor herşey.Johnny Marr arkadaşı Andy Rourke’a “Morrissey vokali aldı, ben de gitarı, sana da basıvercez” dedi.Bir seçmeden sonra da davulcu Mike Joyce alınıyor ve dörtlü tamamlanıyor artık.

The Smiths diyorlar kendilerine.Evet, Smiths çok sıradan bir isim zaten morrissey de öyle new romantic’ler gibi cafcaflı isimlerinin olmasını istemediğinden bu ismi koymuş.Müzikleri ise isimlerinin sıradanlığıyla ters orantılı, bir o kadar benzersiz.Morrissey’in ruhumuzun derinliklerine işleyen lirikleri ile Johnny Marr’ın ustaca konuşturduğu gitarı bazen kelimelerimizin anlatmaya yetersiz kaldığı şeyleri anlattılar.Ne bileyim, hangi insan platonik aşkının ona karşı bir duygu beslemediğini duyup I Know It’s Over’a sarılmamıştır…

İlk single’ları “Hand in Glove” 1983 yılında yayınlanır.Bu single liste başarısı sağlamasa da John Peel’in dikkatini çeker.Bunun ardından gelen “What Difference Does It Make?” ve “This Charming Man” single’ları da tıpkı Hand in Glove kadar olmasa da başarısız olurlar ama The Smiths kendisine küçük bir hayran kitlesi edinir.

Kendi adlarını taşıyan debut albümleri ise 1984′te yayınlanır.Bu albümde Morrissey, her konuya değinmiştir; aşk acılarından, pedofiliden ve çocukluğunda onu çok etkileyen Moore cinayetlerini.Bu cinayetler hakkında yazılan “Suffer Little Children” zamanında grubun başını çok ağrıtmıştır çünkü kurbanlardan birinin akrabası bu şarkı yüzünden gruba dava açmıştır.

Albümün yayınlanmasından kısa bir süre sonra Morrissey’in idolü olan Sandie Shaw, Hand in Glove’u ve This Charming Man’in b-side’ı olan Jeane’i yeniden yorumlar.Aynı sene içerisinde Sandie Shaw etkileşimli “Heaven Knows I’m Miserable Now”, bir Smiths klasiği olan “How Is Soon Now?”ı ve onun b-side’ı “William, It Was Really Nothing” gibi şarkıları içinde bulunduran “Hatful of Hollow” adlı toplama albüm yayınlanır. bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (3 oy verilmiş, ortalama: 5/4.67)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , ,

brandon sağolsun, geç de olsa bu gruba ve şarkılarına rastladım. aslında geç bile kalmışım, çünkü grup 2oo4 itibariyle dağılmış. bu şahısların, denali ismi altında müzik hayatları yaklaşık 4 sene sürmüş. nasıl başladığına gelince..

müziği seven bir hanım kız, abisini de kandırır. bir grup kurmuş olurlar. burada hanım kız diye bahsettiğimiz kişi maura davis, abisi ise keeley davis oluyor. grubun diğer üyeleri jonathan fuller ve cam dinunzio.. hikayeye devam edecek olursak; hanım kızın üzerinde çalıştığı birkaç şarkısı vardır. grup bu şarkıların üzerine düşer. 2oo1 senesinde 5 şarkılık bir demo hazırlarlar. aynı senenin sonunda albüm için bir şirketle de anlaşırlar.
2oo2 senesinde grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri “denali” yayınlanır.
2003 senesinde ise ikinci albümleri “the instinct” yayınlanır. bir karşılaştırmaya gidilecek olursa, şahsım ikinci -ve de son- albümlerini daha bir sevdi.

grup dağılınca, solist maura davis 2oo4 yılında “ambulette” adında yeni bir grup kurdu. keeley davis ise “engine down” adlı grubu kurdu.

yazımda pek bir sevdiğim “the instinct” albümünü inceleceğiz efem.
albümün traclist’i şu şekilde oluyor:
1- hold your breathe
2- surface
3- run through
4- the instinct
5- do something
6- real heat
7- nullaby
8- normal days
9- welcome

albümün genel havasında naif bir söylem hissediliyor. run through, welcome ve nullaby gibi istisnai şarkılar dışında süründüren/sürdüren şarkı yok pek. hatta nullaby, “n” değil de “l” ile yazılsaymış tam bir “ninni”ye dönüşebilirmiş. welcome şarkısında sarah blaskovari bir vokale rastlasak da bunun genellemesini yapmak çok yanlış. çünkü diğer şarkılarda yükselip alçalan vokali bariz görüyoruz.

tadımlık olarak grubun iki şarkısını şöyle buyrun:


http://rapidshare.com/files/109809803/01-denali-hold_your_breath-fnt.mp3.html

http://rapidshare.com/files/109808979/04-denali-the_instinct-fnt.mp3.htm

 

grubun iki albümüne buradan ulaşabilirsiniz.

 

hamiş: başlıktaki tabiri ekşi sözlük’den aşırmış olup, kelimenin mealinde bir yanlışlık varsa şahsımı sorumlu tutmayacağımdır.

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (1 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: ,

manchester orchestra

Manchester Orchestra, ki isimleri sizi yanıltmasın, ne bir “orkestra”lar, ne de “Manchester” ile alakaları var, tam anlamıyla yoktan var olmuş, muhteşem albümlerini tanıtmak için neredeyse hiç bir promosyon yapmamış, indie rock denebilecek bir müzik icra etmelerine rağmen “indie” çevrelerinde neredeyse isimleri bile bilinmeyen, tabiri caiz ise “kendi halinde” bir takım elemandan oluşan bir güruh. Tesadüfen tanıdım ben de kendilerini, çünkü şu anda pek saygı gördükleri absolutepunk gibi forumlarda isimleri geçiyorsa, sebebi Brand New ile konser verme şansını yakalamaları. Yoksa belki de, aynen ilk albümlerine yaptıkları gibi, ikinci albümleri ile mezara gireceklerdi.

“Kimdir, nedir?” derseniz eğer, şöyle diyeyim ki, Manchester beldemiz ile pek alakaları yok bu grubun, aslen Atlanta’dan bi grup. Andy Hull isimli eleman var ki çoğu müzisyen ile paralel aslında hayatı, henüz vücudunu keşfetmemişken bir gitar veriyorlar eline, büyüyüp liseye geldiğinde Manchester Orchestra’nın temellerini atıyor kendisi.

İsimlerini buluşları ise pek şahane, grubun sakallı tavernacısı Andy, henüz 17 yaşındayken gitaristlik yaptığı “East on Autry” isimli grup dağılmaya karar verince çok üzülüyor ve “en iyisi kendi grubumu kendi başıma kurayım, diğer gruplardan adam toplar orkestra gibi arkamda çaldırırım böyle” diyor kendi kendine, bir Conor Oberst kompleksi görüyoruz yani kendisinde. ismin Manchester kısmına ise daha çok saygı duymam, Andy’nin tam anlamıyla Elliott Smith, The Cure, The Smiths gibi gruplarla büyümesinden mütevellit grup isminin onları hatırlatmasını istemesi. Morissey de Manchester’lıdır, ve bundan gurur duyar zaten.

bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (3 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , ,

slowdive

Shoegaze hiçbir zaman kitlelere hitap eden bir müzik türü olmadı, britpop gibi ne İngiltere’nin işçi sınıfının hayatına değindi ne de grunge gibi “kayıp jenerasyon”un müziği oldu.Konserlerde seyircinin yüzüne bile bakamayacak kadar utangaç insanların yer yer hayal dünyalarını ve çoğu zaman da aşklarını anlattıkları şarkılarını ses duvarlarıyla süslediler, gerçeküstü atmosferler yarattılar.Kimse anlamadı onları, ama gerilerinde kaliteli gruplar ve kült albümler bıraktılar.Bunlardan biri de -hatta kanımca en iyisi- Slowdive.

Herşey Reading’li iki arkadaş olan Neil Halstead ve Rachel Goswell’in The Smiths, My Bloody Valentine, Jesus and Mary Chain ve Cocteau Twins gibi gruplardan etkilenerek 1989 yılında bir grup kurmasıyla başlıyor.Yanlarına Christian Savill’i ve basçı Nick Chaplin’i alıyorlar ve Slowdive’ı kuruyorlar.Birkaç bateristdeğişikliğinden sonra Simon Scott’ı alıyorlar gruba.Kendi adlarını taşıyan ilk ep’lerini 90 yılında çıkartıyorlar.91 yılnda Morningrise ve Holding Our Breath ep’leri ardarda yayınlanır -ki bunlarda debut albümlerinin temelini oluşturacak şarkılar bulunmaktaydı.Bunun dışında sevdikleri sanatçılardan olan, saykodelik kişilik Syd Barrett’in Golden Hair şarkısını coverlar grup.Aynı senenin eylülünde ilk albümleri Just For a Day’i çıkartırlar.Sonra çıkartacakları albümler kadar güzel olmasa da bu albüm, Catch The Breeze, Ballad of Sister Sue ve Waves gibi şarkılar kalbimizi fethetmeye yetiyor da artıyor. bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (2 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , ,

Altered ImagesBiricik iskoç yöremiz Glassgow bilene aslında ne kadar güzel bir şehir, çünkü açıkcası kimler gelmez ki akla Glassgow denince? Shirley Manson’ın ilk grubu angelfish mesela glassgow’de atılmıştır müzik hayatına, sonracığıma “saints are coming” ile son dönemde Green Day’in para makinasına alet olmuş Skids de Glassgow grubudur aslen, dream pop’cular tarafından “kült” denilen Lowlife bu şehirde yaratmıştır o ulvi müziklerini, sonra teenage funclub, the vaselines falan filan derken yeni dönemden ise post-punk revival’cı shitdisco, the cinematics, ve hatta franz ferdinand gibi kaliteli grupların nüfus kağıtlarında hep glassgow yazar doğum yeri olarak. yani kısa keseyim, gayet kaliteli gruplar çıkmıştır hep buradan.

Altered Images’in sonu onlar gibi olmadı ne yazık ki… Evet işte, bu gruplardan biri de, Altered Images. Bugün albümlerini dinliyordum, sonra farkettim de, neredeyse hiçbir şey yok haklarında internet üzerinde, küçük bir biyografilerini yazayım dedim ben de.

Fazlasıyla “piyasa” olmuş, NME’yle sosyeteye sunulmuş “post-punk”çılardan ve döneminde hakkında en çok yazılıp çizilenlerden biridir altered images. 79 senesinde henüz lisedeyken etkilenirler abilerinden ve kendi çaplarında başlarlar müzik yapmaya. Glassgow’un kirli barlarında seslerini zedelerlerken, bir gün sevgili Sid Vicious ve Marco Pirroni gibi “büyük adamların” grubu Siouxsie & the Banshees, Glassgow yöresinde konser vermeye karar verir. o kadar dinlemişlerdir ki abilerini zamanında, hemen bir demolarını verirler grubun basçısı Steven’a, ve anında kaparlar konserlerinde alt grup olma onurunu. Ama, aslında umurlarında değildir büyük bir konserde alt grup olmak, Steven’ı Londra’ya gidiş bileti olarak görmüşlerdir. Olur da zaten, Steven o kadar sever ki grubu, alır götürür hepsini Londra’ya, BBC Peel Sessions’da 1-2 defa çaldırıp Epic ile anlaşma yaptırır, sonra sokar stüdyoya, hatta aynı sene 2 de single kaydeder kendi elleriyle, “Dead Pop Stars” ve “A Day’s Wait” isimli. Ama single’lar o kadar kötüdür ki, ikincisi listelere bile giremez, büyük bir hayal kırıklığı olur.

bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (henüz oy verilmemiş)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , ,

binlerce şarkı var.. temelde ise aynı duygular: acı, ayrılık, yarım kalmak, ah min^el aşk ve vesair. peki nasıl oluyor bu binlerce şarkı?
yani demeye çalıştığım şu: sözün konusu aşk acısı ise kullanılacak kelimeler belli oluyor en başından.
kalp, kırılgan, sen, ben, biz, gittin, ağladım… melodi de yapıştırıverince bunlaraaaa.. oh mis, gelsin şarkılar! ama.. böylece hep aynı/benzer oluyor şarkılar, anlatabiliyor muyum?

tüm bu olanları ifade edecek kelime bulmakta zorlanırken ve sıkılmış bir ifadeyle izlerken (dinlerken) tüm bu şarkıları… duydum ben onları.
“seni sorana her yanım derim..” dedi ses başta. ve daha nicesini.

kimi sözler vardır ki duyar duymaz çeker sizi. şaşıverirsiniz sözlere. çünkü bu sözler, sizin gündelik yaşamda kullandığınız kelimelerden farklı değildir. öyle ayrıcalıkları filan yoktur. ayrıcalığı oluşturan, bu kelimelerin dizim sırası olur aslında. ne de güzel anlamlar kazanır o zaman..

artık size güze^lim şarkı sözleri ve sesiyle beni çeken bu grubu takdim edeyim: SAKİN.

ismi harika bir kere!

seslerini duyduğunuzda aklınıza şu yerleşiyor: bu işi yürekleriyle yapıyorlar, bu iş onları heyecanlandırıyor. şarkılardaki ses, çok sevimli bir erkek çocuğuna ait. işbu grubun albümü çıkmadan evvel myspace ve eş-dost sayesinde elimizde edepsiz komedya, artık gel, kırmızı oda, denek hayatlar, son ve laleler beyaz adlı şarkılarının kayıtları mevcuttu. canlı performanslarını daha izleyememiş bir insan olarak, kulaklık kablosundan bana ulaşan bu sesle yetiniyordum. neyse ki albümlerine geçtiğimiz ay kavuştuk da daha çok şarkıyla ulaşabildiler bize. 

albümlerinin adı HAYAT. grubun ismi kadar naif bir isim seçmişler albüm ismi konusunda da. tebrik etmek lazım.

albümü elimize aldık. ilk başta kartoneti büyülüyor zaten insanı. bu arada yiğitcan yılmaz, can su boğuşlu ve grubun sitesinin de tasarımını yapmış olan elif müftüoğlu’na değinmeden geçmek olmaz. harika bir iş çıkarmışlar. can su boğuşlu’nun fotoğraf galerisinde de (bkz: http://caspell.deviantart.com) yer alan kartonet fotoğrafları, şarkılara çok uymuş. en son feridun düzağaç’ın “uykusuza masallar” albümünün kartonetini beğendiğim göz önüne alınırsa, hayat albümü eski beğenimi yerle bir edip, onun yerine yerleşiyor.

albümü dinlersek..
grubun albümden önceki kayıtlarını dinlemiş olduğumdan albümü dinleyince hayalkırıklığı yaşamadım değil. şimdi eğriye eğri, doğruya doğru eleştirme zamanı:

demo kayıtlarında solist onur özdemir’in şarkıları pek bir fütursuzca ve kelimeleri yutarak söylediğini duyarken -ve bu söyleyiş halini onun tarzı diye adlandırmışken- albümdeki sesini son derece berrak duymuş olmak beni hayalkırıklığına uğrattı. sanki “bak albüm çıkıyor, kelimeleri tek tek-anlaşılır biçimde yutmadan söyle” değneği değmiş onur’a ve eskiden laleler beyaz şarkısını dinleyenler “burnum omzunda mı diyor, uyurum omzumda mı?” diye ikileme düşerken “yok ya, burnum omzunda imiş o” diye bir sonuca varıyor.

sakin; bir kere çok iyi isimlerle hazırladı albümünü ve kendisini. prodüktor olarak KIL, kayıtta volkan gürkan, menajerlik durumlarında can sertoğlu ve alper bahçekapılı görülüyor. grubun konser fotoğraflarını ise pek bi harika insan olan ali soner çekiyor/çekti.
 

“kalbimi kırdın gittin
siktiri çektin” temalı şarkılardan sıkılmışken, ilaç gibi geliyor bu grup. dediğim gibi, aynı duyguyu benzer sözcüklerle ortaya döküp binlerce şarkı elde edilen bir müzik piyasası içerisindeyiz.. ama sakin bir başka..

ve onlar “sanırım bize bir şey anlatıyorlar” cinsten bir grup. hayat albümünün ilk klip parçası olan “denek hayatım” şarkısında 2oo4 yılında yaşanan hızlandırılmış tren faciasını hatırlatıyorlar.

sözümün aslı, bu beyler bir harika. çünkü bir şeyler anlatıyorlar. çünkü gayet kendilerindeler. çünkü dokunuveriyor zaten o ses içinize..

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (2 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: ,

oi va voi

2004 yazıydı, ben ülkemin güzelliklerini dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlere tanıtırken, telefonla bir haber aldım. explosions in the sky 14 temmuz’da istanbul’a geliyordu. bir şekilde gitmem lazımdı, nitekim çok dürüst olmayan yöntemlerle de olsa ayarlamıştım, dönüyordum istanbul’a. konser muhteşemdi, kötü olması beklenemezdi zaten. hazır dönmüşken boş geçirmemek lazım mantığıyla yapacak bir şeyler arıyordum ki, caz pazar’ına 2 bileti olan bir arkadaşım kapımı çaldı.

tarih:18 temmuz 2004 pazar..
yer:ayazağa
gruplar: orchestra baobab - oi va voi - radio mundial - funk off

rüya gibi bir pazardı, daha önce tanımadığım bu 4 topluluk kendimden geçmeme sebep olmuştu. en büyük pay ise oi va voi’da idi. hemen emule’e sarıldım. 2002′de yayınladıkları Digital Folklore ve 2003 yılında çıkan Laughter Through Tears albümlerini indirdim (kesinlikle yasal olmayan yöntemlerle). albümleri dinlemem ile artık ne kadar değerli bir şeye sahip olduğumu biliyordum. dinliyor, dinledikçe içim kıpır kıpır oluyordu, yüzümde anlamsız bir tebessüm oluşup duruyordu (hayır kafam iyi falan değildi). daha sonra biraz araştırdım kendilerini. müziklerine folk ve klezmer deniliyordu, üstüne veya altına elektronik öğeler serpiştirilmiş bir tarzları varmış. ancak ben klezmer’in ne olduğunu bile bilmiyordum. bundan da utanmıyorum çünkü ben bilmemenin değil öğrenmemenin ayıp olduğu bir öğretiyle büyümüştüm.

bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (2 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , ,

sakin

Sakin’i aslında tanımaya başladığım dönem ekşi sözlük’te haklarında girdiğim ilk entry’nin tarihine göre 2007′nin mart aylarına denk geliyor (entry’i silmişim, çöpte geziniyor kendileri). o günlere dair zihnimin odalarından, Özellikle Denek Hayatım’ı, okul tenefüslerinde boş gözlerle, hareketsizce baraj lisesi’nin tozlu tahtasındaki matematik problemlerini seyrederken kulaklık ile damarlarına enjekte eden, hayatı boş vermiş, melankolik, kişilik sapmaları yaşayan, platonik bir halil resmi geliyor gözümün önüne. 4 şarkı var. denek hayatım, kırmızı oda, laleler beyaz ve edepsiz komedya. myspace’lerinden yürüttüğüm bu 4 şarkı sanıyorum 1 ay boyunca devam eden bir ilüzyon yaşatmıştı bana.

sonra soyutlamışım kendimi kendilerinden ki albümlerinin çıkacağından aslına bakarsanız çıkmasına 1-2 hafta kalmışken haberim oldu. “bir sakin vardı” dedim, sildiğim geçmişde. ama ne bi konser izlemişim, ne myspace’lerini kontrol etmişim, ne haklarında bir yazı okumuşum, senelerdir televizyon izlemediğimden kablo tv’nin türkçe müzik yayınlayan nadir kanallarından birinde çıktıysalar da, “yazık” dercesine, haberim olmamış.

kaç kişi var aramızda hala gül kendine’yi, bırak zaman aksın’ı dinleyen? Beyaz’ı, “bu ne lan?” diyebilenlere inat, hala deli gibi çalan evde, burak güven’in sesinden. okul servisine, 2 gün sonra başka bir cd tarafından tecavüze uğrayacağını bilmesine rağmen, Bülent Ortaçgil’den en az 2 şarkı içeren bir cd hazırlamayı kendine adet edinen? belki biraz daha “normal” hissedebilmek için… kim kaldı ki, müziği “yaşayarak” dinleyen?

bu yazının devamını oku… »

Paylaş: bu ikonları kullanarak bu yazıyı sosyal yer imi sitelerinde paylaşabilirsiniz.
  • Digg
  • Sphinn
  • del.icio.us
  • Facebook
  • Mixx
  • Google

1 yıldız2 yıldız3 yıldız4 yıldız5 yıldız (1 oy verilmiş, ortalama: 5/5)
Loading ... Loading ...
Etiketler: , , , , , , ,