Takıntı/Takıntılı

17/06/2009 yazan: jeanange

Daha küçük bir çocuk iken - Diablo 2 yeni çıkmıştı, düşünün - adı lazım değil ünlü bir oyun dergisi sürekli çıkan Tomb Raider oyunlarının nasıl da aslında aynı oyun olduğunu ve firmanın oyunu hiç geliştirmediğini eleştirirdi.

O eleştirdikçe ben okur, sinir olurdum. Lara Croft bir tabuydu benim için. Sataşılmaması gerekliydi.

Lara’yı tabu olarak görmemin kökeninde hiç değişmediği için değişebileceğini düşünememem olmasını bir yana koyarsak, Mariah Carey giderek Lara Croftlaşıyor sayın okur.

Ve o Laralaştıkça ben o adı lazım olmayan dergideki yazara benziyorum.

Mariah Carey’nin yeni albümü ‘Memoirs of an Imperfect Angel’ 25 ağustosta çıkacak, albümün ilk single ‘Obsessed’ ise dün radyolarda dönmeye başladı.

Zaten şarkıda bir dönme olayı var. Ritm sürekli aynı. Herhangi bir başka R&B şarkısından farkı yok.

Hatta baya baya, bir önceki albümün çıkış single’ı olan ‘Touch My Body’i andırıyor.

Sırf ritm değil, sözler de. Dahası, yine bir telefon konuşmasına kulak misafiriymişsiniz gibi hissettiriyor. Kadın Türkiye’de yaşasa albüm kayıtlarını devlete yaptırtabilirdi sanırım.

Zaten - her ne kadar bunu kontrol etmediysem de - bir arkadaşımın söylediğine göre şarkı Jennifer Lopez’in ‘One Love’ından arak duruyor.

Gerçi ne kadar araklanmış olabilir diye sormak lazım. Elinde sample olan herhangi bir mikrofonkullanıcısı böyle bir parça kaydedebilir gibi.

Hep arkasına saklandığımız ‘Ama Mariah’ın sesi melekler gibi…, martavalını da mesela, bu single’da söyleme hakkını göremiyorum kendimde.

Neyse, Beyoncé falan var…

Pj harvey, doğduğum ayda – ’92, mart, ki bundan salakça bir mutluluk duyarım hep- çıkarttığı ‘Dry’ından sonra her albümde aptala çevirdi bizi. Her albümde parça parça başka yanlarını, arızalarını döküverdi, her defasında sanki Pj Harvey dinlemeye yeni başlamışız gibi bir hissiyat uyandırdı.

Ama sanıyorum, en ağır darbeyi ‘White Chalk’ta, piyanoyla indirdi kafamıza. Kadın kelimesini “Lick my legs” yazılı t-shirt’ünü taşıdığı gibi taşıdı üstünde, hiç sınır tanımadı, durmadı durulmadı, aşkını da hayatını da içinden geldiği gibi yaşadı. “Acaba nasıl görünüyorum?”culardan olmadı. Ve ‘White Chalk’ta da çaresizliğini, umutsuzluğunu, çaresizlik ve umutsuzluğu en iyi anlatacak enstrümanda anlattı.

Bu sefer attığı çığlıkların rengi simsiyahtı, eski kırmızılıklarından eser yoktu.

Yani ‘ateşli Pj’ arayıcılarına kocaman bir nah çıktı albümden. Albüm eleştirilerinin sonu hep bir sonrakine çıldıracağı yönündeydi. Bir özlemdi de bu. Hani insan güçsüzken hep güçlü yanını özler de, güçlüyken kolları ağrıdığında benimsemez ya bunu; aynen öyle.

Sonra 30 Mart’ta –Pj’in mart’ta albüm çıkarmasına mest oluyorum.- bana da harika bir doğum günü hediyesi bahşederek ‘yoldaş’ı konumundaki John Parish’le ‘ A Woman A Man Walked By’ı çıkardı.

Bu albüm kocaman bir kavga gibi geliyor bana. Bir de harmanlanmış Pj albümleri gibi. Sanki John Parish’le ilk albümünün tadını bozmadan, biraz ‘İs This Desire’dan biraz ‘Rid Of Me’den falan katılmış karıştırılmış ve tadından yenmez olmuş.

Black Hearted Love’ı ne zaman dinlesem ‘Stories From The Sea Stories From The City’ geliyor aklıma mesela. Giriş yapılacak en sağlam şarkı, doğru karar. Dinlemeye bir türlü doyamadığım şarkılardan biri. Klip ise gayet güzel. John Parish’in gözleminde kafasına göre zıplayan bir Pj, albüme iyi bir atıf. Gerçi açıkça görülebilir ki ‘Dans Hall At Louse Point’te istekleri baskın çıkan Parish bu sefer otoriteyi Pj’e kaptırmış durumda. Hatta ‘A Woman A Man Walked By/ The Crow Knows Where All The Children Go’da Parish, “I want your fucking ass” diye anıran Pj’i sakinleştirmek için bir hayli uğraşıyor. ‘Pig Will Not’ta “ I Will Not” haykırmalarıyla başa çıkmak gerçekten zor görünüyor.

Ondan kavga diyorum bu albüme. Sözde bir Parish-Harvey atışması, hislerin kişileştirilip çarpıştırılması. Anlayacağınız o ki, dinleyicinin yeniden aptala dönmesi demek bu.

Şimdi, henüz albümü dinlemeyip çook şey kaybedenler için benzetmeler yapa yapa tatlarını anlatmaya çalışacağım şarkıları.

The Chair, ‘The Letter’ tadında. ‘Sixteen Fifteen Fourteen’ folk folk. ‘Leaving California’ ve ‘Crack in the Canvas’ delik deşik edici. ‘April’, ‘White Chalk’ şarkıları gibi umut bekliyor. ‘Passionless Pointless’ aşk yaşatıyor insana birkaç dakikada.

Şarkılar bittiğinde ruh gıdasını almakla kalmayıp orgazm oluyor diyebilirim. Ancak, havvakızları dikkatli olmalı, ola ki bir hamilelik durumu çıkarsa albümden mütevellit, mutlaka düşük ya da ölü doğum sonu. Çünkü ‘anne’si olmaya katlanabileceğiniz normallikle bir çocuk çıkmayacaktır. Ademoğullarıysa popolarını Pj’e kaptırma hayaliyle pek fazla yaşamamalılar, kaldı ki O’nun ele geçirdiği göt sağlam kalmaz, Parish bile sizi kurtaramaz.

hissiselim.

E=MC²=Daha Büyük Gögüsler

Mariah zor dönemlerden geçti, dinleyenleri biliyor bunu. Ya da işte, magazin okurları. Yüksekten düşmek can acıtır, değil mi?

Geriye tırmanması da bir o kadar zevklidir ama.

Daha orijinal bir fikir olarak, albümün adı H²=B²-A²* de olabilirmiş.

Ya da marijana, o da yükseltir malum.

MC_TMB_Covers

Peki albüm o kadar yüceltilesi mi?

Popülerliğinin ilk yıllarında Mariah sadece yeni bir yüz değil eşsiz bir ses idi. Bu yüzden, klasik tabirle, koşarak – Mottola’ya minnet – muhtemelen beklemediği yerlere çok çabuk ulaştı.

Mottola duvarı dayalı bir merdiven gibiydi ve o altından çekildiğinde – J.Lo, hatırlarsınız – Mariah da pat diye düşüverdi. Popo üstü… Yere kapaklansa silikonlarının yere çarpmasının etkisiyle çok daha yükseğe fırlardı şüphesiz.

Tekrar tırmanışı ‘Emancipation’, yani ‘Özgürleşme’ diye adlandırdı Bayan Carey ve cidden hala söyleyebildiğini, söz konusu kendisi olduğunda çığırabilmek fiili daha uygun aslında, gösterdi.

Peki II. Dönem Mariah Carey’nin ikinci albümü ne gösteriyor bize?

Düşüşten pek de bir şey öğrenilmemiş.

Ses kalitesi dışında, başka herhangi bir R&B albümünden farklı yok bu albümün. Ve Glitter hariç, şarkıcının kendi albümlerinden kat kat kötü.

Yine de, hakkını vermek lazım, vasat değil.

devamı burada »

7 am… so it begins again

09/06/2009 yazan: lynn

selam merhaba. aklıselim geri döndü.

4 ay geçti siteyi kapattığımdan beri. heyhat. kusuruma bakmayın, bir daha böyle bir şey yaşanmayacağını garanti edebilirim size.

neler var;

>2 yeni yazar var, daha fazlası için niyetliyiiöö
>tasarım değişti
>site artık daha hızlı
>hissiselim var
(önem sırasına göre dizilmedi bunlar)

> pseudotruelove ve jeanange yazar kadromuza katıldı. pseudotruelove metal ağırlıklı incelemeler, jeanange ise popüler müzik eleştirileri yazacak. hoşgeldiler, sefa getirdiler. sanıyorum eski kadromuzdan siteyi terk eden yok, en azından böyle bir duyum almadım. daha iyi.

> tasarımı yeni baştan kodladım, eskisinden ne kadar iyidir bilemem, ama hoşuma gitti bu. sizin de gitmeli.

> siteyi daha hızlı bir yerlere taşıdım. hayırlısı.

> hissiselim isimli bir blog açmış bulundum. aklıselim’de yazılan incelemelerin altına link koymaktan kaçındığımız için, bu amaca hizmet edecek bir blog açmayı düşünmekteydim ki, açtım. şu andan itibaren, aklıselim’e ne zaman bir yazı yazsak, ilgili linkleri buraya ekleyeceğiz.

> kategorilerden “türler”i kaldırmış bulundum; zira en başta aykırı bu tutum benim/bizim müzik anlayışımıza. ironiler halledildi.

ayrıca

4 ay geçti filan ama, adam akıllı şuraya yazı yazmayalı neredeyse 1 sene olacak, farkındayım. bu sebeple 2008′de çıkan en iyi albümlerin güzel bir listesini yaptım. haziran ayı bittikten sonra da aynı listeyi 2009′un ilk yarısında çıkan albümler için yapıp, bunu bir ritüel haline getirmeyi planlıyorum. bu süre zarfında inceleme yazmaya devam edeceğiz pek tabii.

şimdilik bu kadar.
yazar alımları devam etmekte!

sevgiler,
lynn

1) Dan Le Sac vs. Scroobius Pip - Angles

Dan Le Sac vs. Scroobius Pip - Angles

bu albüm, dan le sac’ın eşsiz melodileri ve scroobius pip’in şahane spoken word’leri ile dönemin müzikten politikaya, sanattan insan ilişkilerine kadar dünya halini olabilecek en iyi şekilde anlatan, sorgulayan ve hatta can yakan mükemmel bir manifesto. vaktiyle ekşi sözlük’e “2008′in enter the wu tang (36 chambers)’ı” demiştim bu albüm hakkında. ki, evet, nasıl ki enter the wu tang (36 chambers) çıktığı dönemin en iyi rap albümü olarak anılmayı sonuna kadar hak ediyor ise, angles da 2008′in en iyi albümü olmayı hak ediyor. thou shalt always kill ve look for the woman mutlaka idrak edilmesi gereken şarkılardan.

hissiselim

2) Yasemin Mori - Hayvanlar

yasemin mori

çaresiz, güçsüz, içten içe kanayan bir “cağız” olmaktan çok çok uzak olan bu dev kadının, ironik bir şekilde kısacık boyu ve dumanı tüten mütecavize hazır ve nazır sesi ile derisinin altından şırıngayla çekip kağıda püskürttüğü şarkı sözlerini yorumlayışı, Can Güngör, Canberk Ünsal ve Ozan Çolakoglu gibi iyi adamların yeteneği ile birleşince alışagelmişin dışında bir alternatif pop albümü doğmuş biz dinleyenlere. yasemin mori gençliğinde neler okumuş neler dinlemiş pek kestiremiyorum, ama bu yarattığı albüm ne kenarlar, köşeler ile anlatılabilecek kadar basit, ne de çabucak unutulacak kadar banal değil.

hissiselim

3) Portishead - Third

portishead third

trip-hop denildiği vakit massive attack ile beraber akla gelen ilk isimlerden portishead’in 97′den beri, yani tabir-i caiz ise kariyer nirvanasında bir dir bir oynadıkları bir dönemden beri, yani yaklaşık 11 senedir albüm çıkarmamalarının arkasındaki asıl sebep ne idi pek bilemiyorum. zira portishead’in yeniden stüdyoya girmek için bu kadar uzun beklemesi ne kadar gerekliydi tartışılır; unutulmak, eskimemek istemiş olmaları mümkün, olabilir tabii. ancak bu süre zarfında ne müzikten koptular, ne de boş boş oturdular. hatta beth gibbons talk talk’ın elemanlarından rustin’ man ile birleşerek çok leziz bir albüm bile çıkardı 2002 senesinde, ama, bu bekleyiş gerçekten “değdi” sanıyorum. third sadece 2008′in değil, belki de son 10 senenin en iyi albümlerinden biri.

hissiselim

4) Coldplay - Viva la Vida or Death and All His Friends

coldplay viva la vida

biri bana pink floyd’un, radiohead’in, björk’ün, ne bileyim alanis morissette’in abartıldığını söylese hak verebilirim, ama biri bunu coldplay’e söylediği an suratına gülmeye başlarım sanıyorum. şu son 20 senede britpop denen alamet-i farikayı kenar mahallelerden pop müzik istasyonlarına taşımayı beceren suede, verve hatta belle & sebastian gibi grupların izinden giderken, onları da geçip, müziklerini tüm dünyaya sevdirip, daha şimdiden onlarca klasik yaratmış olmaları yetmiyormuş gibi, şimdi de müziklerinde, fransız devrimini simgeleyen en önemli tablo liberty leading the people’ı albüm kapağı olarak seçmiş olmalarından da fark edebileceğiniz gibi, büyük bir “devrim” var, ve bu adamlar ne yaparlarsa yapsınlar başarılı olmaya devam ediyorlar.

hissiselim

5) Los Campesinos! - Hold on Now, Youngster - we’re beautiful, we’re doomed

los campesinos

şimdi ben bu iki albümü bu listede bu kadar yukarılarda tutmak için bir neden ararken kendi kendime, bir düşündüm; los campesinos’un icra ettiği müzik ne bir başyapıt, ne inanılmaz güzel müzisyenlik örneği, ne de şarkı sözlerinde yetenekten eser var. ama bu melodik şarkılar, pavement’dan broken social scene’e kadar uzanan esinlenmelere rağmen daha önce hiç duymadığımız bir özgünlüğe sahip ve her şeyden önce, dinleyeni gereğinden fazla “doldurdukları” için ağızlarından burunlarından kulaklarından fışkırttıkları neşe dinlediğiniz müzikten gerçekten zevk almanızı sağlıyor. ve sanırım bu yeterli. müzik insana zevk verdiği sürece güzeldir, ve dinleyici bir grubun şarkılarıyla zevk alarak dans edebiliyor, kendini kaybedebiliyor ise, o grup iyidir, hem de çok iyi.

hissiselim

devamı burada »

my brightest diamond 2

Shara worden, soyaçekime bir kanıt natüralist düşüncelere bir çeşit ispat teşkil eden yetenek abidesi bir zat. Ulusal Akordeon Şampiyonu bir babayla, klasik org virtüözü bir anneye sahip ve böyle bir ailenin de sahip olabileceği en ‘hayırlı’ evlat niteliğinde kanımca. Güzel güzel müzik eğitimi almış, güzel müzik ziyafetleri yaşatmış, Awry adlı grubuyla biri remix olmak üzere üç albüm yapmış, Sufjan Stevens abimizle çalışmış, Illionismakers’ın elemanı bile olmuş.

Henry Purcellsever, Antony & The Johnsons, Nina Nastasia ve Rebecca Moore gibi isimleri zamanında canlı canlı izlemiş ve şiddetli bir Jeff Buckley hayranıdır -öyle ki doğum gününü hatırlayıp kendi kendine kutluyor falan. -.

Ve tüm bunların ötesinde My Brightest Diamond adlı projesiyle bize ‘oha be hanımkızım’ dedirtmiştir.

Bu projede iki albüm yaptı Shara’cığımız. Biri 2006’daki ‘Bring Me To Workhorse’ diğeri de 2008’de çıkmış olan tazecik ‘A Tousand Shark’s Teeth’. Ve bunların yanında bir de ‘Tear It Down’ adlı remix albümü var takdire şayan. Bir de bir de ‘Lucky’ coverı var kendisinin ki gerçekten çok güzel.

devamı burada »

The Killers’ın temel sıkıntısı, popüler ve eğlencelik görüntünün altında yatan duygusal aslanı asla ilk izlenimler dünyasından dışarı çıkaramayacak olmasıdır. Eh ne yapsınlar, onlar ki bir kez “Somebody Told Me” ile, bi yerlerde yaşamaya çalışan o ‘diskotek’in henüz yıkılmamış olduğunu ve sadıklar tarafından hala umutla beklendiğini bas bas bağırmış bulunmuşlardı. Hepimiz nasıl ki zamanında devrin new wave prenslerinden Erasure’ın I Love to Hate You şarkısı ile canımız çıkana kadar dans edip bağırdıysak (ya da birileri), Somebody Told Me ya da Mr.Brigtside ile de benzer sularda yüzüp duruyorduk işte, yine yeniden, hem de new wave’in post-modernitenin tesiriyle küçümsenip bir kenara itildiği bir dönemde. 80lerde yazılmamış olmasına rağmen hemen her 80ler partisinde duyabileceğiniz kabilden şarkılardı bunlar, en ukalalarımız tarafından bile reddedilemezlerdi, zira sevmiş bulunmuştuk onları bir kere. Masumdular, basit, sade ve neşeli idiler, günlük yaşamın getirdiği her hangi bir yükün hayat neşesini henüz öldürememiş olduğu bir çocuğun günlüğünden satırlardı. Yüzeyselliğin ve melodinin arkasına sığınmış bir optimist vardı bu şarkılarda, sound da pek ala iyimser idi çoğu synth pop sever için. Diskotek ışıklı Hot-Fuss albümü, ‘Jenny was a friend of mine’, ‘andy you’re a star’, ‘replacable’ ve ‘i got soul but i’m not a soldier’ gibi cici şarkılarla kendisini kolayca benimsetmişti. Devamından umutluyduk, zaten ‘Bones’ adlı single boy göstermeye başladığı vakit umutlarımızın yerli olduğunu anlamanın kıvancıyla, hemen Sam’s Town albümünü kucaklayıverdik.

devamı burada »

bu yazıya 80′lerde yaşama lüksüne sahip olmuş ve haliyle smiths, depeche mode, new order, the cure gibi gruplarla büyümüş şanslı kesimden dem vurarak başlamak açıkcası işime gelirdi; sapılan sokağın çıkar yahut çıkmaz olup olmadığına bakmadan, grubun yaşadığı değişimleri olduğu gibi hazzedemeyip “bu albüm mideme oturdu arkadaş. ben senin eski halinle iyiydim bebeğim, paragöz olmuşsun, kariyer yapmışsın, olmamış!” tavrı ile yapılacak bir memnuniyetsizlik manifestosunun da işime geleceği gibi. lakin, bütün bunlar, bana ne yazık ki bir yerde hem kendime hem de okuyana hakaret etmiş gibi hissettiriyor.

ki, 90′ların başında doğmamdan mütevellit robert smith’le olan ilişkim aslında o kadar da derinlere in-e-miyor. hatta, the cure’ü bloodflowers’ın çıktığı dönemlerde dinlemeye başladım dersem de yalan söylemiş olmam… yalnız, o dönemlerde dinlediğim her müziğin halet-i ruhiyemi değiştirmesi gibi küçük bir “problemim” vardı ve bloodflowers her ne kadar katlanılabilir de olsa, acıdan, depresyondan vesair bıkmış, tiksinmiş bir insan olduğumdan benim için tam anlamıyla zehir gibiydi. head on the door’dan kaçına kaçına gerilere doğru gittiğimde ise disintegration gibi albüm ile karşılaşmam the cure’ün benim için fazlasıyla depresif olduğunu idrak etmemle sonuçlandı. vesselam, goth’ın babası olarak nitelendirilen bir insanla ne işim olduğunu o dönemlerde ben de çözemediğimden the cure hep dinlediğim, takılıp kaldığım gruplardan biri olamadı; dinlemekten kaçındığım bir grup oldu. hahaha, aslında, ben sadece cure’ü sevebilme ihtimalimi sevdim. hatta aynı sebeplerle radiohead de dinlemem ben, evet. böyle de garip bir insanım ben.

devamı burada »

Coldplay’in 4. ve son velinimeti “Viva La Vida or Death and All His Friends” playlistlerimize gireli –ve hatta birçokları için girip çıkalı- epeyce bir müddet geçti. Bu kadar vakit sonra yorum yapmak kime, neye gerek bilinmez; yine de söz hiç bitmez elbette ki. Her şeyden evvel, Coldplay’in geniş dinleyici kitlesinin, Parachutes ve A Rush of Blood to The Head kabilinden albümlerin göklere çıkardığı beklenti ve heveslerinin X&Y ile hacamat edilmesi hala akıllardaydı.Yeni albüm havadisi hatırı sayılır bir kitle tarafından kuşkuyla karşılanmıştı ki hayranlar zaten sevdicekleri Coldplay’in her ağızda yer etmesinden fena halde muzdarip,popülizm kucağındaki(!) biricik gruplarının naif stilini kaybedeceğinin verdiği endişeyle huzursuzluk içerisinde idiler. Onlar bekleyedursun, Frida Kahlo esini bir isimle çıkan albüm ilk dinleyişten itibaren ağır abi olduğunun sinyallerini vermekteydi.(Frida Kahlo esininden kasıt,”Viva La Vida” nın Meksikalı artistin bir tablosuna gönderme yapmış oluşu) Ergen kırılganlıkları ve serzenişleriyle gönlümüzü kazanmış olan Chris Martin ve grupdaşları (ki Will Champion,Guy Berryman,Jonny Buckland kendileri) bu albümde artık koskocaman adam olmuşlar. İlk notadan başlayarak fark edilen bir olgunluk, sakinlik, kabullenişin verdiği bir rahatlama mevcut; ve hatta bu hissiyat kış konseptiyle beraber albümün geneline hakim. Sadece Death and All His Friends, Violet Hill ya da Reign of Love gibi bariz kış metaforları barındıran şarkılar vermemekte bu izlenimi. Kışa mahsus, hüzünlü, pesimist fakat hala gelecek bir çıkışın ümidiyle bekleyen bir şahıs edasında; hem lirikler hem de müzikal yapı açısından. Pek tabii çok enstrümanlı bir albüm, öncekilerle kıyaslandığı vakit stilin daha oturaklı olduğu da dikkat çekiyor. Gitar nispeten daha az kullanılmış, lakin keman, piyano ve diğer orkestra kökenli enstrüman bonusları bunu bir lütuf haline getirmekte neredeyse, bir kayıp değil.(Albümün kısmi olarak İspanyol kiliselerinde kaydedilmiş olması da albümün Latin/muhafazakar konseptine uygun bir tavır olmuş, her ne kadar amacı ses ve akustik açısından değerlendirmek daha doğru da olsa, bence dikkate değer bir tesadüf)

Şarkılara geçmek gerekirse, albüm Life in Technicolor ile başlıyor; intro denilerek geçip gidilecek bir şarkı değil pek -enstrümantal olması bu riski arttırıyor olsa da- ihmal edilmemeli derim ben. Ardında Cemeteries of London ;kış albümünün kış şarkılarından biri,yüksek basınçlı durgun mu durgun bir kış akşamının son anda bir fırtınayla patlaması gibi. Tempo ve ritim unsurlarıyla albümün top-scorerlarından, Martin ‘in boyut değiştirmiş vokalinin itici gücü de eklenebilir elbet bu unsurlara. “Kayboldum, aşmaya çalıştığım her ırmak, denediğim her kapı kilitliydi, ve sadece parlaklığın geçmesini bekliyorum.” gibi muhterem kelamlarla bahtsızlık fenomenine kapılmış insanoğlunun sessiz şikayet sözcülüğünü ele almış bir şarkı da var: Lost. Dinlerken Kubrick ‘in çift kutuplu filmlerini anımsatıyor bir yandan, diğer yandan ada sakinlerine özgü karamsarlığı.

devamı burada »

müziği kullanarak para kazanan insanların, bir grubun bir kitleye kabul gördürdüğü bir fikri, yani müzik türünü alıp, üstüne yeni materyal ekleyip mutfak robotunda karıştırarak, yani prodüksiyon yaparak, elde ettikleri bir albümü, düzgün bir pazarlama yöntemiyle, yani popülerleştirmeyle “top 40″ denilen listelere sokabiliyor olmaları aslında alışageldiğimiz bir durum. lakin, my bloody valentine tadında bir shoegaze grubunun loveless’dan eksiği olmayan bir albüm ile önümüzdeki yıllarda büyük bir “patlama” yaratması bu işlerden az çok anlayan birine fazlası ile absürd gelecektir.

problem ise, shoegaze denilen alamet-i farikanın aslında hiçbir zaman “popülerleşememiş” olması. shoegaze’in pabucu, lush, my bloody valentine, slowdive gibi grupların ürettikleri müziğin çizdiği kenar ve köşeleri nedeniyle bir türlü genişleyemediğinden dolayı, bu grupların icra ettikleri müziği kaldırabilen bir kitle tarafından boku çıkarılana kadar dinlendikten sonra dama atıldı. günümüzde “post-shoegaze” adı verilen ve bu eklektik altyapının genelde elektronik enstürmanlar ile desteklenmesi ile oluşan çin malı müzik türü ise aslında yeterli alıcıya sahip olmadığı gibi, her ne kadar maps misali “hakkını vererek” yapan gruplar olsa da, fazlasıyla zorlama.

autolux hakkında söylenebilecek şeyler tam bu sebeple kısıtlı aslına bakarsanız…

devamı burada »